Yazmaya başlamadan önce çok düşündüm.. hatta bir ara vazgeçtim her şeyden. aklıma kazıdığım bir sürü hikaye geçişlerini silip atmayı denedim. sonra gördüm ki ne ben onları bırakabildim, ne de onlar beni. birlikte yattık, birlikte kalktık. bazen hüzünlendik, bazen seviştik. bazen onlar beni öldürdü, bazen ben onları hunharca katlettim. bir şekilde birbirimizi idare ettik. sonra bir baktım aaa hamileyim, dayandı lavuk, çıkmak istiyor. sezeryan filan dediler başta, kabul etmedim. her şeyin doğalı mâkul olan dediler, hak verdim. bir şekilde kesip atmam lazımdı göbek bağı beynimle düğümlenmiş bu piçi. öyle oldu, öyle hızlı ve uzun yazdım ki. birden çıktı her şey. bazen öyle şeyler yazdım ki kendimden korktum. hikayelerimi okuttuğum bir kaç kişi benden korktu. yok, hayır bari siz korkmayın. bundan sonra korkması gereken benim. son noktayı koyduktan sonra derin bir boşluğa düştüm. simsiyah koca bir yerde buldum kendimi. adım atıyorum ama, attığım her adımda bir yere tosluyorum. bir yere tosluyorum ama neresi olduğunu göremiyorum.
Parçalanmış Gülüşler dedik. Bir şiirdi beni her şeyden öte yazdırtmaya başlayan demiştim. Bu yüzden kitabın ismine yakışır şeyleri yazmaya özen gösterdim; yani her şeyi. ben yine bendim. yine hiçbir sınır tanımadım, yine aklıma esen her şeyi yazdım. iyi mi ettim kötü mü ettim onu göreceğiz. ama etrafını çevreleyen babaların gölgesinde ve huzurunda beş hikayemi de tamamladım. benden bu kadar, sıra yayın evinde. bu sürecin de kısa olacağını zannetmiyorum. sizlere haber veririm durumu. şimdi bulmam gereken bir fener var. her yer karanlık olsa ne yazar, düştüysek kalkarız; daha ölmedik ya!
Seni umursamadığımı neden düşünüyorsun? Nedir seni buna
iten lütfen benimle paylaş.
Gözlerimin içine bak diyorum sana, lütfen bana
inanmalısın.
Bak hakikaten sana yalan söylemiyorum.
Tamam hadi o zaman bir sebep söyle, niye inanmıyorsun
bana bir sebep söyle. Şuan ne yazdığını bilmiyorsun ve sadece yazmak için
yazıyorsun haksız mıyım?
Belki haklı olabilirsin, ama en azından itiraf et,
kişilik bozukluğun var. Kimi yazdığını şaşırıyorsun arada sırada. Bu kadar
kaptırma kendini koç.
Sen kimsin ki, sana inat bu yazıda siyah punto ve satır
aralığı bırakmayacağım, hadi bakalım kim kiminle konuşacak bakalım
anlayabilecekler mi. He bunu yapacak kadar da sıyırdım diyorsun yani. Sen
boksun bok! Orta iki de elinde tuttuğun o esrar gibi bok! Ya da onu da boşver,
bir oyun hatırlatayım sana. Söyle çabuk. Hayır araya laf sokarak kimin kime laf
soktuğunu karıştırmana izin vermeyeceğim. Küçükken neydi lan öyle, insanların
arkasından dibine kadar girip yürüyordun, sonra ne oluyordu? Elleri sikine
çarpıyordu, e sonra ne oluyordu? Her zaman arkadan vuran suçlu değildir paşam!
Kusurlu duruma o masum elini senin sikine vuran düşüyordu değil mi? Bir kere o oyunu sadece ben oynamadığımı geçen okuduğum bir kitapta öğrendim. O yüzden suçu sadece bana atamazsın. Hain köpek!
Lan sus! Senin yüzünden beni sevimsiz ve dünyası sadece siyah renklerle kurulu
biri zannetiler. Velev ki ibneyiz mitinginde salladığın bayrak olduğunu mu
iddia ediyorsun yani? Konumuz o değil, bir kural düzenimin olmadığını sende
benden iyi biliyorsun. Kuralları belirleyen sensin gerizekalı! Ben bir Tanrı
olsaydım evet, uyun derdim. Atma! Sen Tanrı olsan, insanlara kıyafet bile
giydirmezdin. Siktir lan! Kıyafet giydirmeyip ne yapıcam, çok mu meraklıyım.
Seni sustarabilmek için ne yapmalıyım? Aynaya bak. Niçin? Bilmem ilk aklıma
orası geldi. Ha siktir, ben kimdin lan. Yaa! Böyle öperler işte adamı koçum. E
şimdi hangimiz kazandık? E tabii ki ben. Sen kimsin ki? Ne bileyim olum.
Haydaa. Olum ikimizde tuttuk başını o zaman. Çok zekisin ya, hadi şimdi akıl
ver; kim olduğumuzu nasıl anlayacağız tekrardan? Aaa buldum! Hadi bana en
sevdiğin yemeği söyle. Yav olum, manyak mısın. Manyak olmasam senin yanında
işim ne. Sende haklısın. Ama belki sevdiğin yemeği söylersen kim olduğun açığa
çıkar. Sorun da orada, sen bensin aslında. Kim bilir benim gibi kaçını kullanıp
attın bir köşeye böyle. Haydaa, olum kıskançlığın sırası mı. Hadi söyle, onlara
da amına koyayım dedin mi. Ya etme gözünü sevem, bak küfürsüz gidiyorduk ne
güzel. Siktir dedin ya o küfür sayılmıyor mu. Yok, o başımdan gitin seri
söylenmiş şekli. Ama millet rahatsız oluyor. Belki de onlar siktir demiyordur
hiç. Defol git başımdan diyordur. Siktir bee! Olum tam çözmek üzereydim lan kim
olduğumuzu. Nasıl yani? Hani senin bir yanın küfre karşı ya. Neyse, ben biraz uzanıp
Neşet Baba’yı. Aha! Ulan senin Allah’ına kurban ya, buldum kim olduğumu. Bana
da söylesene. Olmaz aslanım, düşün biraz. O orta parmağı varya.. Benim yerime
de Ah Yalan Dünyayı dinle. Tamam da, şimdi bunları okuyanlar bir sik
anlayamayacak. E bunca zaman bir şeyleri anlıyoruz da ne oluyor aslan parçası. Haklısın.
İyi hadi gittim bende. İyi eyvallah, bir düşüneyim ben kimdim.
Aşk naralarınızı duyar gibiyim. Aylara / Mevsimlere o kadar
büyük sorumluluklar yüklüyoruz ki onlar da siz misiniz bana bunu yakıştıran
deyip ayırıp duruyor sevgimizi.
Ömer diyordu ya Duru’ya Yeditepe İstanbul’da ; “Sevgimizi
göstermesini bilmiyoruz biz , bu yüzden yaralayıp duruyoruz kendimizi..”
Aynen öyle. Sanırım artık acı çekmek için bile mevsimleri
bekler olduk. Haziran ile Ağustos arası aşk acılarını bir kenara bırakıp Eylül’le
birlikte su yüzüne çıkarıyoruz.
Ama ekim’de bir bokluk var , böyle saçma çakal bir ay.
“Olursa ekime olmasa sikime kadar” lafından yola çıkarak
diyorum ki Ekim ayı erteleme ayı. Olursa olur , olmazsa da umrum dışı hesabı. O
yüzden sanırım Ekim’de başlayan bir hikayemiz yok hiçbirimizin. Çünkü ne Bahar’dır
ne kış. Ne boran vardır ne sıcak. Öyle arafta bir ay.
Kasım dedik dimi..
Kasım anıları başkadır. Merttir , doğrudur.
Kasım ayı sert geçer. Çoğu zaman kırar geçer.
Bir anekdot;
Küçükken hepimizin arada bir hayvan sevgisi pörtlerdi değil
mi. Kimimiz evde kedi beslemek ister kimimiz köpek / kuş filan. Benim hep bir
at besleme hayalim vardı , tabi ki evde değil.
Atari kasetleri satan Bahattin amcanın oğlu Nedim abi vardı
, bir atı vardı. Arada sokak sokak dolanır araba keşvi yapar , eğer varsa bmw
veya süslü armalar filan bize yerini söylerdi , bizde gidip çalardık. Bunun
karşılığında atı sevmemize izin verirdi.Hırsızlığa böyle başladım , önce bir at
için daha sonra yaşamak için..
Neyse. Bir gün yine çağırdı acele acele ;
“ulan yarağım nerede kaldınız!” dedi. Başlarda bize yakıştırdığı sıfata pek
kızsak da daha sonra yaptığı açıklama bizi biraz yumuşatmıştı.
“olum sevildiğinizi bilin lan size en değer verdiğim yerin
adını veriyorum..”
Düşündüğüm de biraz da olsa mantıklı gelmişti ve Nedim
abinin de aslında hakikatli bir kalbi olduğunu düşünmüştüm. Ağzım iyi laf
yapardı o zamanlarda. Bana açılmak istediği kızı söylemesi yeterliydi . Ben
doğaçlama olarak bir şeyler uydurup sanki o söyletmiş gibi kızlara söylerdim. Benim sayemde çok hatun yaptı zamanında
pezevenk.
Daha onüç yaşında bir şairane hırsız.. Kulağa ne hoş geliyor
değil mi.
Ondan da çok şeyini çaldılar aslında. Benliğini , sevdiğini
, geçmişini..
Geçmişi olmayan adam hüzün saçar etrafa. Hüzün içer , hüzün
işer.
“Çıkmaz ayın son çarşambası”yım ben. Bir o kadar dillerde ,
bir o kadar yok , bir o kadar yalnız. Oysa ki ne çok beklemiştim birinin gelip
bulmasını , birinin gelip çıkarmasını bu kör kuyudan. Şimdiye kadar bana ne
biçtilerse ben o sıfat oldum. Kimi zaman belden aşağı , kimi zaman sol memede ,
kimi zaman bir hayalde , bir otobüste , trende , bir gökyüzüde.
Bazen bir kuşun sıçtığı bok , bazen gözden akan bir gramlık
tuzlu yaş.
Ama oldum..Yalnız oldum.. O kadar sıfattın üzerime
yapışmasına izin vermeyip , hepsinden sıyrıldım.Yalnızlık mertebesine ulaştım.
Rivayete göre yalnızlık mertebine ulaşanların yeri cennetlikmiş.
Hissediyorum yalancı hurilerin yüzüme üfürdükleri nefesi
cennet kapısında. Uyuşuyor bedenim , burası çok soğuk. Bir tane cibilliyetini
siktiğimin biri çıkıyor uzaktan. Sesini duyabiliyorum , etrafım karanlık
göremiyorum. Cennetin kapısındayım görüyorum. Elinde bir mızrak var korkuyorum.
Bunu ne yapacaksın diyorum.Götüne sokucam cevabını alıyorum. Etraf çok karanlık
, korkuyorum. Oysa korkmak bana yasak . Ben çıkmaz ayın son çarşambasıyım , ben
virgülüm , ben iki noktayım.. Benim sonum olamaz.
Boğuluyorum..
O kadar damızlık harf var ki kafamda , hepsinin tecavüzüne
uğruyorum.Ulaşacaklar diye çok korkuyorum oraya.Tam köşeme , sol köşeme..
Oraya gelmesinler diye çok bedel ödedim. Çok günaha girdim..
Hayır hayır şimdi olamaz. Yine tekrarlayamam bu sonu.
Git deme bana gidemem! Aylardan Kasım , hüznümü terk edemem!
İşedim yok oldular , ama koklarım. Her şeyi koklarım ben , hüznün kokusunu bile
alırım. Anasonla dölün karışımı bişey kokar , hafif ekşi biraz sert. Ama
bilirim.
Aylardan Kasım..
Buna da git diyemem.
Nedim abi git dedi gittim. Ama şimdi olmaz , Kasım’ı terk
edemem.
Yine rivayete göre Kasım ayını reddeden prostat oluyormuş.
Hayır gülme bana! Bundan korkmuyorum. Oturarak işiyorum. Vallahi billahi!
Yine Kasım ayı , öğrendim artık yenilmeyide.
Hayattan , aşktan sevdadan her bir zerre sevda pıhtısından
aldım payımı.
Benim Bahar’ım o Çarşamba’da..
Gelip beni bulmasını bekliyorum..
ve son olarak Turgut Uyar diyor ki;
"Bu dünyada en iyi ben yenilirim, dosta, düşmana, aşka ve kadınlara.."
Bütün
dünya beni izliyor diye düşündü Mete, etrafında ki kararlı bakışlardan bir an
olsun sıyrılıp bir kaplumbağa gibi içine kapanmayı denedi. Üzerine
yüklendirilen bu sorumluluğun altında ezilmek üzereydi. Kısa sürelide olsa,
vücudunu bir bina gibi düşünüp iç organlarını tek tek zelzeleye uğrattı. Bunun
bir artçı deprem olduğunu anlaması uzun sürmedi. Bir şekilde bu göz bebeği
akbabalarının hıncından ve öfkesinden korumalıydı kendini.
Önce aklına ölü taklidi yapmak geldi. Bu konuda ısrar
edemeyecek kadar ölümden korkuyordu hâlbuki. Hilmi abi söze girecekken lafı
ağzına tepti. Söylemek isteyeceği bir şey yoktu ama bir kişinin bile ağzını
açıp o lanet soruyu sormasını istemiyordu. Beyninde ki görsel hazineyi ufakta
olsa aralayıp bir kare çıkardı orada gözünün önüne. Yıllar evvel fotoğraf albümünde
annesiyle birlikte olan fotoğraf çıktı zihninin hard diskinden. Şaşırdı.
Akışkan bir fotoğrafın anlık görüntüsünü almak isterken, kafasının içinden
sadece gerçekte olan bir fotoğrafın görüntüsü çıkmıştı.
Belleğini
tazeleyip yeni bir görüntü bulmak istedi. Tam bu sırada karanlıkta olsa bir
görüntü kendi belli eti; sanki kendini belli etmek istercesine göz bebeğinin
önüne fırladı. Fotoğraf tam canlanacakken Hırdavatçı Hüseyin abinin çay
karıştırma sesiyle irkilip, normale döndü. Bakışların üzerinde olduğuna
kesinlikle karar verince derin bir nefes aldı. İçinde tuttuğu nefesi bir
nükleer silah gibi kullanıp çevresinde ki herkesi öldürmek istedi. Yarısı
ağzından olmak üzere nefesini kesik kesik dışarıya verdi. Söze Hilmi abi girdi;
“Sen şimdi Şirinevler meydanda ki Atatürk heykelinin
orayı buldun dimi?”
“Evet abi buldum, parmağıyla bir yer gösteriyor dedin,
hakikaten de gösteriyordu.”
“Hilmi abinin sözüne güveneceksin olum. Pembe perdeli bir
yer, fark etmişsindir zaten. İkinci kata çıktın dimi? Fatoş ablan
karşılayacaktı seni.”
“Evet abi, çıktım. Kimse yoktu zaten. Abi bir şey
soracağım, Atatürk’ün heykeli buraya dikilmeden öncede burası keranemiydi?”
“Herhalde olum, biz yedi düvel burada milli olduk. Taa
benim dedemi bulur.”
Lafa mahallenin diş hekimi Nuri Bey girdi;
“atma be Hilmi, çocuğunda aklını bulandırıyorsun. Dedenin
zamanında yoktu ki orası.”
“olur mu olum, dedem anlattı, açılışı zerrin egeliler
yapmış. O zamanlar namı varmış bu keranenin”
“sende mi ilk orada milli oldun?”
“evet, dedim ya yedi düvel.”
“Sallama lan, hani eski kaymakamlığın orada ki ziraatta
bankasında çalışan memur zuhal’le milli olmuştun. Neyse konumuz bu değil.”
Bakışlar bir kez daha Mete’nin üzerinde yoğunlaştı.
Terlediği anlaşılmasın diye kafasını kaşıyormuş gibi yapıp sağ kol bileğinin
oraya terini sildi. Çayı dibine çökmek üzereydi, kahveci Olgun abinin de çay
bardağını almaya geldiğini gördüğünde iyice hissizleşti. Hilmi abi daha fazla
dayanamadı;
“Her şey tamam diyorsun, hadi bakalım söyle o zaman, pancar
motorunu öttürebildin mi?”
“Anlamadım abi.”
Olgun abi çay bardağını götürürken dönüp söze girdi; “lan
olum işte koyunca hopluyor mu onu soruyor” lafı bitirdiği an berber Ali girdi;
“Ya kayışı yağladın mı yağlamadın mı. Tren raya girebildi
mi olum, anlasana işte yaaa”
“Abi ne diyorsunuz ya inanın bir şey anlamıyorum.”
Hilmi abi burnundan çektiği öfkeli nefesi vermeden yeni
gelen çayından sert bir yudum aldı, ağzında ki bu yudumun büyük kısmını yutup,
diğer kısmını dişlerinin arasından dolandırdı ve ekledi;
“Lan oğlum, sen bu kızı siktin mi sikemedin mi?”
Derin bir sessizlik oluştu. Tüm dünyada ki bakışların yanına bir de tüm dünyanın duyu organı eklendi. Sanki bütün diriler ve ölüler, hatta nefes alan fotosentez yapan her şey Mete'yi dinliyordu. Yutkunmayı denedi, beceremedi. Bir sonra ki denemesinde yutkunduğu tükürüğü saatte kırk km hızla midesine doğru ilerledi.
“Yok abi, yine olmadı…”
Tam o sırada sanki bütün dünya aynı anda “Haydaaaa” dedi.
O uğultuyu duyduğu an, duyu organlarından birini kapatmayı yeğledi Mete, ama
hangisi kapatacağı konusunda bir karar veremedi. Çevresinde ki kalabalık
saniyeler içerisinde yok oldu, bir tek Hilmi abi donuk gözlerle bakıyordu
Mete’ye. Sigara izmaritini kararlı bir şekilde küllükte öldürdükten sonra net
bir kararlılıkla;
“Senden adam olmaz olum” dedi.
Bu cümle önce ciğerine sonra bütün iç organlarına yapışıp
yıllarca yaşadı Mete’nin vücudunda. Yaklaşık on iki sene sonra, yani tam otuzüç
yaşında, Nişanlısı Şükran yüzüğü atarken bir şeyler dedi Mete’ye, tanıdık bir
şeyler;
“Senden adam olmaz..”
İç organlarında barınan o yapışık hücreler tek hamlede
dirilip çıkabileceği tüm deliklerde toplanıp tek hamlede çıktı. Çıkarken bütün
sinir sistemini ve vicdanını da parçalayıp gitti. Bir şeylerinin eksildiğini
düşündüğü anda bir karar verdi. Kararının sol yanına iletildiğini hissettiği an
yola koyuldu. Yolu uzundu.
Önce yıkıp parçalaması gereken bir Atatürk büstü vardı.
Önce Atatürk, sonra tüm insanlık.
Kendine ve vücuduna olan inancını, Şirinevler meydanda ki
o kerhanede bırakmıştı.
Kişilik karmaşasına düştüğü bir an gökyüzüne bakıp
seslendi;
“Tek başına, yalnızlıktan geberecek ve çürüyeceğim. Bir
sikime yaramıyorum, hadi bir işaret gönder ve beni bu buhrandan kurtar..”
Beş dakika sonra yanında bir adam önünde durup ceplerini
yoklamaya başladı. Bir şeyleri aradığı belliydi, ağzında ki sigarası hala sabit
duruyordu yalnız bir şekilde.
Mete’ye dönüp; “ateşin var mı bilader” dedi.
Mete adamın sigarasını yaktıktan sonra bir şey keşfetti.
Kimse tek başına bir sikime yaramıyordu. Bir şeylere yaramak için insanın
içinde ki ateşi bulması yeterliydi. Mete içinde ki ateşi bulduğunda fark
edemediği bir şey vardı. Mete git gide ateş oldu. Hem kendi bedenini yaktı, hem
üçyüzonaltı insanı.
İlk öldürdüğü adamın cesedinin başında ki üçüncü
saatinde, cesede bakıp bir şeyler demek istedi. Yarısını tükettiği litrelik johnny walker’ın şişesine bakıp bir
şeyler mırıldandı;