13 Haziran 2017 Salı

Mat Pembesi

Mat Pembesi
Derin bir of çektikten sonra sağ önümde duran kırmızı düğmeye bastım. Dıııt sesini duyduktan sonra hemen önümde yüz altmış iki sayısıyla birlikte burnumun dibine sokulan aynı sayının beyaz kare bir kağıda resmedilmiş şekliyle karşı karşıya kaldım. Hayal ve umut içerikli birçok şey yazabilirdim halbuki buraya, ben ki yolda gördüğüm tüm canlıların gözlerinin içine bakmaktan büyük haz duyarken… bu hale nasıl geldim hiç sorgulamadım. Daha doğrusu sorgulayamadım. Malum.. Hayat ve hayal arasındaki o ince çizgi, o son iki harfin hayatımız içindeki gerçeklilik kavramı.
“Bilgilerinize baktığımda kredi konusunda bir sıkıntı çıkacağını düşünmüyorum” dedim, karşımda duran iki et parçasının yüzüne bile bakmadan. Ne önemi vardı ki? Yüzlerine baksam, karşımdaki kişinin kederini ya da neşesini kendime hapsetsem ne değişecekti. Yine sahte gülümsemeler yine sahne mimiklerle dolacaktı sağım solum. Hem bir banka memurunun kim umurunda olurdu? Ne yiyip ne içtiğim yahut neye ağladığım, en son kiminle seviştiğim hatta hiç sevişmiş miyim? Bir dakika hiç sevişmiş miyim?

Karşımdakinin gözünde her zaman bir insan olarak değil de faizci olarak bulundum, biliyorum. Hatta bazıları tefeci bile derdi patronlarımdan yola çıkarak bana. Kimisi halime acırdı, kimisi aldığım maaşı kendi maaşıyla kıyaslayarak hayıflanırdı. Sonuç olarak karşıma dikilenler için muhteşem bir robottum.
“Faiz oranınız biraz fazla değil mi?” dedi. Haklıydı. Dünyanın faizi biniyordu omuzlarına. Borcu borçla kapamak istiyorlardı. Tıpkı günahlarını kilisede papaza çıkartanlar gibi.
Ben de bir sefer gitmiştim papaza. Nasıl günah çıkartılır bilmediğimden memur aklımla gidip bir makine arıyordum ki sıranın kimde olduğu belli olsun diye. Kendi halime çok gülmüştüm o zaman. Hatta o kadar uzun süre sırıtmıştım ki az kalsın bir kahkahaya bile dönecekti bu serüven. Ihım ıhımm sesiyle irkilmiştim kilisedeki siyahi görevli tarafından. Kafamı aşağı yukarı kaldırarak hatanın bende olduğunu betimlemiş ve sessizce özür dilemiştim. Sıra bana geldiğinde papazla önümde tuhaf bir örtü vardı. Bir şeyler demem gerektiğini biliyordum ama hiçbir şey çıkmıyordu ağzımdan. Papaz da halinden memnun bir şekilde dinlemişti sessizliğimi. İçimde o kadar çok şey vardı ki bir sıraya koyamamıştım onları, hepsi birden tek bir seferde çıkmak istiyordu benden dışarı. Muhteşem firari cümlelerim vardır benim. O kadar hızlı kaçarlar ki aitlik hissetmeme, benden olduğunu iddia etmeme rağmen yüzüme bile bakmadan yok olup giderler. Velhasıl hiçbir şey diyemeden çıkmıştım kiliseden bütün pısırıklığımı avuç içime siper ederek.
“İşleminizi tamamladım, üç saat içinde hesabınıza geçecektir” dedim ilk kez suratına baktığım kadına. Yüzü mayın tarlası gibi çukurluydu. Gözlerinin altı mor rengini ben yarattım dercesine mor. Tülbendini üstünkörü taktığından sol kulağı dışarı çıkıktı. Öylesine şaşırmıştım ki kulağın büyüklüğüne, tek bir kulakla bile kadın idare edebilir diye düşündüm.
Kadını göz ucuyla süzerken yanında hiç sesi çıkmayan kıvırcık saçlı kız dikkatimi çekti. Hemen hemen ben yaşlarında, dolgun göğüslü sürekli dudağının bir köşesini yediğinden stresti olduğunu düşündüğüm bir tipti. Bir tek kalkarken yüzüme baktı. Ya da ben bir saatlik işlem içerisinde ilk kez kendilerine baktığım için böyle düşünüyor olabilirim.
Annesi olduğunu düşündüğüm kadının peşinden kalkarken, belki de saniyenin onda biri kadar bile olabilir ama bir gülümseme attı. Öyle güzel gülümsedi ki sol yanağında oluşan gamze evrenin sahibi karadelik gibi beni kendine çekti. Sanki beni öpmek istiyormuş da bana doğru yöneliyormuş gibi kafamı ona doğru ittirdim. Küüüt diye bilgisayarın köşesine toslayınca koca kafamı minik bir serçe kuşun ötmesi gibi gülümsedi “ihihi”
Halime gülen iş arkadaşlarımı çatık kaşlarımla ürkütünce sandalyeme oturup yaptığım işlemi merkeze gönderdim. Onsekiz bin tl’leri onaylanmıştı. On sekiz bin tl için yirmi üç bin iki yüz elli lira ödeyecekti. Canımı sıkıyordu bu iş, ama mecburdum. Dünya dediğimiz bu döngü için mutluluk eşittir para olabiliyor kimi zaman. Üzerimize biçimlendirilmiş bu kurallar da ne yazık ki belli başlı şeylerin gereksinimi doğuruyor. Lidyalılardan günümüze uzanan bir zımbırtı; para.
Telefonumu çıkartıp rast gele bir oyun açtım. Patronlarımız bilgisayarlarımıza kota koymuştu. Belli başlı sitelere giremiyorduk. Neme lazım, belki üç beş kuruş kaybedebilirlerdi bizim bu dalgınlıklarımız yüzünden. Telefonumu çıkarttıktan sonra tam karşımdaki masada yani az önce iki kadının olduğu yerde pembe mat renginde bir ajanda olduğunu gördüm. Atik bir şekilde davranıp sanki dünyanın sırları içerisinde yazılıymış gibi defteri aldım. Sıra kendisine gelmesine rağmen düğmeye basmadığım için işlemini yaptıramayan adamın bakışlarının ağırlığını hissettim. Umurumda değildi. Allah’a şirk koşuyormuşum gibi günahkâr bir tavırla kaldırdım defterin kapağını. İçerisinde o kadar yazı vardı ki tek bir seferde sindirilmesi mümkün değil gibi geldi. Etrafımda bana bakan birinin olmadığına kanaat getirince çantamın içerisine attım defteri. Saat üç buçuktu, mesainin bitmesine az kalmıştı. Umarım o kız gelip defterini sormaz diye düşündüm. Yıllardır unuttuğum bir heyecan dalgası kaplamıştı içimi. Nefret dolu gözlerle bana bakan adamı daha fazla bekletmedim ve işlemini gerçekleştirdim.
Akşam evin kapısını açmaya yeltenmeden kendisi açıldı. İhtiyar kapı, belli ki yorulmuştu açmak için başvurduğum el darbelerinden. Kim bilir nice suratlar görmüştü böyle. Nice umutsuzluğa şahitlik etmişti. Koca bir sessizlik karşıladı yine beni. Masanın üzerinde dünden kalan pizza artıkları ve sadece bir bardak içmeme rağmen dışarıda bıraktığım kola vardı. Ahh dedim içimden, yine dışarıda unutmuşum bu mereti. Olsundu. Her zamanki taktiğimi yapmış, asidi kaçmış kolanın içine attığım limon kabukları ve olabildiğince buzla kendimce bir karışım yapmıştım. Yoksa asidi geçmiş kolaları atsam Edirne’den Kars’a yol olurdu.
Pencere kenarındaki yeşil tekli koltukta yerimi aldım. Sağ tarafıma koyduğum ufak masanın yine ayağı sallanıyordu. O kadar çok şey dökmüştüm ki sallanan ayağı yüzünden, artık umursamıyordum. 
Çantamı kucağıma aldım, elimi attığım gibi alabilirim umuduyla ne olduğuna bakmadan çıkardığım şey kendi şahsi defterimdi. Üstünkörü tam karşımda duran sandalyenin üzerine attım. Tekrar elimi daldırdığımda bir at yarışı bülteni karşıladı beni. Dün tek ayaktan nasıl yattığımı düşünüp kendimce hayıflandım. İyi para gelecekti. Belki o parayla şu lanet kırık masayı atar yerine yenisini alabilirdim.
Pembe defterle uzunca göz göze geldim. Defterinde gamzesi varmış gibi gülümsedi sanki bana. Gülümsemesine gülümsemeyle karşılık verdim. İlk sayfasını çevirdiğimde birkaç telefon numarası olduğunu gördüm. İvedilikle bir sonraki sayfayı çevirdim. Görmek istemiyordum özelini. Bu yaptığım normalmiş gibi kızın hayatında yer alan kişileri görmek istemedim.
İkinci sayfayı çevirdiğimde beni “fruuuşşşşşşşş” yazısı karşıladı büyük puntolarla yazılmış. Ne demek istediğini anlamadım. Anlamlandıramadığım şeyin altında “hızlıca vuruyor kumlarla birlikte, taşları bir ileriye bir geriye götürüyor.” Yazıyordu, anlamsızlığımın bir anlamı olmaya başladı.
Hemen yan sayfada “viyak viyakkk viyakkkk” yazıyordu. Onun altında yine açıklama gibi yazılmış ve üzeri defalarca karalanmış “acabaaa?” yazıyordu.
Üçüncü sayfayı çevirdiğimde ulan bunu mu merak ettim bütün gün diye sitem ettim kendime. “düdüüüütttmüş” yazıyordu kocaman.
 Hayal kırıklığımın bana kattığı süratle hızlıca çevirdim sayfaları. Birkaç tane özel rehabilitasyon merkezi broşürleri ve kartvizitleri olduğunu gördüm. Gördüklerim beni yarın bankaya gider gitmez, eski kayıtlara bakarak o kadının iletişim bilgilerinden yola çıkıp kendisini aramak oldu. Kadına kızının defterinin bizde olduğunu iletip emanetinin şahsımca saklandığını doğrulattım. Öğle arasına doğru geldi. O ara ihtiyaç kredisi için başvuran ve kredisi onaylanmadığı için suratıma suratıma poflayan adamla meşguldüm. Adam kalkınca bir sonraki sıradaki kişi heyecanla bana yöneldi. Sağ elimi havaya kaldırarak göreceği şekilde işaret parmağımla 1 dakika yaptım. Umutsuzca yerine oturdu. Kadın yanıma doğru yaklaşırken kızı kapıdan girdi. Annesini görüp o da yanımıza yaklaşmaya başladı.
“Hanımefendi” dedim “bu defter kızınızın sanırım. Malumunuz tehlikenin nereden ve nasıl geleceği belli olmaz o yüzden defteri çok azda olsa incelemek zorunda kaldım.”

Kadının yüzünde hiç önemli değil mimiği oluştu.
“Peki bir şey sormak istiyorum” diye çıkıştım mimiğin tamamlandığına şahitlik ettikten sonra. “Kızınız engelli mi?” dedim. Yüzündeki gülümseme çaresizce şekil değiştirdi. “Evet” diyebildi sadece.
“Zihinsel engelli vatandaşlarımıza yönelik vergi muafımız var, bundan neden faydalanmadınız, engellilik oranı %90’ın üzerinde olduğunu düşünüyorum” dedim.
Kadın kafasını onbeş derecelik açıyla sola eğdi, önce kızına baktı. “Çok sağ olun” dedi minnet dolu bir ses tonuyla, “lâkin kızım zihinsel engelli değil, sadece sağır ve dilsiz.”
Öyle bir şey oldu ki sanki dünyanın bütün çığlıkları tek bir seferde kulağımda yankılandı. Sendeledim. Üzüldüğümü görünce söze devam etti;
“Defterde yazanlar aklınızı karıştırmış olabilir, haklısınız. Öğretmeni bir ödev verdi ve merak ettiğiniz sesleri yazın dedi. Kızımın adı da Derya, tabi ki önce denizden çıkan sesi merak etti. Biz de elimizden geldiğince tarif etmeye çalıştık. Nasıl oldu bilmiyoruz ama bütün sesleri neredeyse bildi biliyor musunuz.”
Ağlamaklı oldum. Sesim bir serçenin sesinden daha ince çıkarak kadına ve kızına hoşça kal dedi. Derya gülümser gibi oldu. Yüzüne ilk kez bu kadar dikkatli bakmıştım. Bir okyanus kadar derindi. Gülümsemesi tamamlanınca gamzesi girdabım oldu ve beni oracıkta boğdu fruşşşş diye.

Sahi bir serçenin sesi nasıldı? 

30 Mayıs 2017 Salı

Kadıköy Kitap Fuarındayım


Heyyy selam,
4 Haziran Haydarpaşa Garında gerçekleşecek Kitap Günlerine beklerim :)
Duygu Asena Sokak No:24

15 Mayıs 2017 Pazartesi

İzmit Kitap Fuarındayım


Selamlar,
Geçen sene benim için çok keyifli geçen İzmit Kitap fuarına bu sene de gidiyorum.
20 Mayıs Cumartesi 13:00 - 17:00 arası oradayım :)
Çaya, sohbete, imzaya, gıybete beklerim

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Tutamıyorum Zamanı


Bugünlerde başım dertte. Hislerime sahip çıksam iyi olacak, yine boş boğazlık ettim iyi mi. Hem ne olacaktı ki sanki çenemi tutabilseydim. Nurgül abla demişti ama, bak demişti kontrol edemezsin sen bir sefer kapılırsan rüzgarına alabora eder seni, dumur olursun. Haklıydı. Zaten hayatım hayatıma giren kişilere hak vermekle geçmişti, bu da olsundu. Hem ne yapabilirdim ki bu güzellik karşısında, onu gördüğüm anları getiriyorum aklıma bir bir. Hep aynı tepki, elim ayağım birbirine giriyor. Ah, bir işim de hemencik oluversin iyi mi. Aşkta kaybettim, kumarda kaybettim, ben kendimi kaybettim. Biliyorum ki aramak kendini kaybetmektir, biliyorum ki aranmak sevildiğini bilmektir.

Duygularımı düzene sokma telaşım bir yana dursun, bir de hayatın gerçekleri var değil mi. Şu midemizi ve gözümüzü doyurma serüveni. Neymiş efendim ben bu sistemin kölesi olmayacağım, neymiş beni bu düzene alet edemezlermiş miş miş miş… Sadece üreteceğim demiştim, tek gayem bu olmalı; yazmalıyım, düşündüğüm, hissettiğim her şeyi. Peki sonuç? Sonuç ortada… şirketime ayaklarım geri geri gidiyorum. Orada bulunduğum o anlar bazı din ve bilim adamlarını birbirine düşürebilir. Hem orada olmak hem olmamak.

Geçen gece polis siren sesi ve ışığının kafamın içine eş zamanlı baskınıyla uyandım. Bazı kritik noktalarımın hükmü sonucu cezalandırılacakmışım. Suçum fikrimmiş. Fikirlere özgürlük yokmuş. Göz altına aldılar beni, gözün altında ezildim. Baş edemedim.

Eda’yı görmüştüm yine, edalı edalı bakıyordu bana gıdısını yediğim. Yine aynı şey oldu, elim ayağım birbirine girdi onu görünce, durduramadım onları. Eda gitti, kavgam bitmedi. Polisler geldi, aldı götürdü beni. Zaptedemedim.

Hayır dedim, daha fazla sisteminizin bu paslı tenekesinin çarkında dönmeyeceğim. Gidiyorum ben. Hoşça kalamadım.
Gittim.

Evet, sonuç olarak zamana meydan okuyamamıştım. Hiçbir şeye yetişemiyorum diye attığım özneli yüklemli zılgıtın bir sonucuydu bu. Başım yine yapmıştı yapacağını, o bile kendi başına buyruk hareket etmiş Türk Ceza Kanununun bilmem kaçıncı maddesine göre tutuklanmıştı. Eda’yla birlikte sadece hissiyatım değil, el ve ayaklarım birbirleriyle olan kavgasının neticesinde adam öldürmeye teşebbüsten girmişlerdi içeri.
Başım içeride de rahat duramamış, bağırmış durmuş fikirlere özgürlük diye. Her bağırdığında biraz daha büyümüş öfkesi, yarım kalmışlığını bir türlü anlatamamış.
Ellerim ve ayaklarım içeride uslu durmuş. Özellikle ellerim tespih yapmak konusunda bir hayli hünerliymiş. Ayaklarım koğuşlar arası futbol müsabakasında iki gol atmış. Sol ayağımın trivelası hala dilden dile dolanırmış.
Evdeydim. Koca gövdemle oturuyordum. Yine hiçbir şeye yetişemiyordum. Düşünemiyordum, uzanamıyordum, koşamıyordum, hissedemiyordum. Tutamıyordum zamanı.


3 Mayıs 2017 Çarşamba

İkinci Kitap Geliyooo

Huhuuu selamlar,
Burayı ihmal ettiğimin farkındayım ancak polisiye yazmak çooook zor be dostlar. Beni inanılmaz zorluyor. Bir sayfa için bile bir günlük bir kurgu yapıyorum. Ben kafamda kuruyorum yazarken çok başka şey oluyor filan falan..
velhasıl, kara mizah bir polisiye yazmayı temenni ediyorum. kendime 5 aylık bir yazma süresi verdim, önümden yazmam gereken epey bir sayfa var.
becerebilirsem 2018'de iyi bir polisiye geliyor :)


Not: Kitabın adı bir Ahmet Kaya şarkısında geçiyor :)

18 Nisan 2017 Salı

Ne Yazık Bunları Bilmeden Gitti

Bazı haykırışlar vardır içinde cümleler barındıran, hiç denk geldiniz mi? Size bir anımı anlatayım bütün haykırışlarımdan sıyrılarak.
On altı ya da on yedi yaşındayım, tam hatırlamıyorum. Aradan geçmiş on üç sene, hala çınlar durur o ses kulağımda…
Sokak başları bizim gibilerin toplanma yerleri o zaman. Bir zaman kavramı yoktu sokak köşelerinin. Gecenin 3’ünde de, sabahın 5’inde de orada en az bir kişi olur. Gökyüzü Bekçileri adında bir kitap yazacağım, aa demişti dersiniz. Çünkü öyle, bizler ya da o nesil gökyüzü bekçileriydik. Bir çeşit sokak köpeği.
Cino Uğur vardı, sürekli bu Cino çikolatısından yediğinden lakabı 25 yıldır budur. Yanımda bi o bir de Tutkal Reco var. Elinde yine bir zamanlar şeffaf olan, sonraları nefesi ve envai çeşit bali tiner karışınca sararan bir poşet. Çekiyor yine. Üç sefer kendine bir sefer bize uzatıyor. Hayatı boyunca rutine oturttuğu tek şey bu. Dördüncü çekişinden sonra yine tekrarlıyor, moruk diyor, hadi namaza gidelim. Kafası güzelken aklına gelir bir cennet cehennem. Rutin olarak niteleyebileceğim bir de bu özelliği var: her ne olursa olsun kendisinin cennete gideceği kanaatine varır, bizleri ikna ettiğine inandıktan sonra siktir olup gider, iki gün sonra gelir yine aynı muhabbetler.
Günlerden Çarşamba’ydı sanırım. O zamanlar gün ve zaman kavramımız sadece gece ve gündüz olduğu için, pek hatırlamıyorum açıkçası. Geriye dönüp baktığımda aklımda kalan silik hatıraların çoğunluğunda gece var ama.. bir karanlık var hatırlayabildiğim. İçine girip deşmeye, onu lime lime doğrama isteğiyle kendimi helak ettiğim o gece.. o karanlık. Belki burada yanılmış olabilirim. Karanlığımı aydınlatabilmek için geceyi düşman bellemem cahilliğimdendi..

Çok karanlıktı, sigara yaktım. Çok karaydı, karanlığı yaktım. Önümü göremiyordum gözlerimi yaktım…

Filiz vardı bizim okulda, Deli Filiz derlerdi. Onunla takılıyordum o ara. Çocukken gözleri şaşı bakıyor diye alay edenlere sinirlenip şaşı gözüne kurşun kalem sokup çıkarmıştı. Sol gözü yoktur o yüzden. Yan yan bakardı insanın yüzüne. Bir bana doğrudan bakardı. Belki beni insan yerine koymuyor olduğundan da bu olabilir. Ama bir benimle konuşurdu. Bir dedikodu çıkmıştı burada söyleyemeyeceğim bir şeydi bu. Gelip bana anlatıp ağlamıştı. Olmayan gözüne ilk kez o zaman dikkatli bakmıştım. Bir göz değil de sonsuz bir karanlık vardı sanki. Bulanık bir karanlık. Gözünün içinin karanlığına inat şeffaf akıyordu gözyaşı. Zaten olay buydu ya, birçok canlının tek ortak noktası; göz yaşı…
Tolga demişti bir sefer, yine dümdüz bakıyordu bana. Sen hiç demişti, gülmez misin? Bunu söylediğinde gülümsemiştim. Sebepsiz doğrudan bir gülümseme. Ben güldükçe o da gülerdi. Onunla olan konuşmalarımdan sonra o kadar ayna benzetmesi yapıyordum ki. Kuytu bir yere geçtikten sonra gözlerim yerinde mi diye kontrol ediyordum. Filiz on dokuz yaşında Kumburgaz sahilde boğularak öldü. Evine gittim. Sanki bekleniyormuşum gibi annesi karşıladı beni, tuttu kolumdan karanlık bir odaya götürdü. Beyaz bir örtüyü kaldırdı, Filiz karnında bir bıçak, ten rengi mora kaçmış. Yirmi otuz saniye dikkatlice baktım yüzüne. Gülümsedim. İlk kez eşit görüyordu gözleri. Beyaz örtüyü çektim tekrardan üzerine, gittim boğulduğu yerde iki bira içtim.
Tutkal mahalle başından bana doğru bir haykırdı. Belki ismimi söyledi ama ses tonunu bir hiyerarşiye koyamadığından hepsi doğruca, bir kaya gibi üzerime geldi. Koştum yanına, ne oldu Reco dedim, Ercan dedi yine çıkmış tepeye. Son cümlesinden sonra istem dışı kafamı kaldırıp yukarıya doğru baktım. Yine mi mektup meselesi, dedim, onaylarcasına başını salladı. Gittik. Ercan yine eski kavaklığın oradaki elektrik direğine çıkmış. Reco gülerek seslendi; ulan amına kodumun kürdü, atacaksan at, senin yüzünden memura enseleniyoruz her seferinde…
Ercan yine seslendi, hanginizde o mektup, hanginizde, söyleyin, şakam yok atıcam kendimi, atıcam ulaaan. Reco girdi araya, atlamassan amına koyayım. Bu ikili sohbet beş dakika sürdü. Sonra konuya ve konuşmaya nokta koyarcasına Ercan direkten atladı. Yufkacı Ali ağabeyin oğlu Sülo vardı, onun üzerine düştü, çocuk 2 yıl felçli gezdi. Ercan kalktı, sol bileği yay gibi sallanıyor, kırılmış. Reco gözlerini aralamış hortlak görmüş gibi bakıyor. Etraf kalabalık, Ercan sesleniyor, hanginizde ulan, hanginizde o mektup. Yok olum, öyle bir mektup yok diyoruz. Bir yandan mektup şakası yapan İlyas’a ana avrat küfrediyoruz. İnanmıyor Ercan kırılan bileğini iki büklüm tutarak. Habersiz bırakıp gitmez diyor o, mutlaka haber bırakmıştır…
Ercan’ın mahallede platonik aşkı vardı, kız ‘sen benim bırak sevgilim kapımdaki köpek olamazsın’ dese de bırakamadı bir türlü. Çok sevdi be, çok… Sonra taşındı bunlar. Bizim tekelci Hüseyin abinin yeğeni Asım vermişti haberi, alt komşularıydı. Sevil taşındı mahalleden dedi köşe başında bizi yakalayıp, peşine sırf şaka olsun diye Ercan’a ‘sana da bir mektup yazmış, bizden birine bıraktığını söyledi, kime verdi bilmiyorum’ dedi İlyas'la. İşte bazı yaralar vardır, böyle sikimden şeylerle başlar. Yıllarca o mektubu aradı Ercan, biz Sevil’in ağzından bir şeyler yazdık, anladı, iyice surat yaptı. Sevil’e ulaştık durumu anlattık, bize küfretti. Her şey olup bitti zamanla.. Zaman işte, götürdü. Kiminin yarasını, kiminin hayatını, kiminin aklını. Kimse cesaret edemez yıllardır arka cebinde taşıdığı beyaz boş zarfın sebebini sormaya. Çünkü bilirim, bilirim de söyleyemem… Anlatamam, anlatamaz derdini.  
Tek söylediği Müslüm Baba’sının şarkısındaki şu cümleydi:

“Ne yazık bunları bilmeden gitti..”

4 Nisan 2017 Salı

Radyo Yayın Tarihi ve Saati Değişti :)

Yayın günü ve saati değişti;
‪Radyo Altınbaş'ta, "Eksi Bir" ile devrik cümleleri devirmeye geliyorum.‬

‪Perşembeleri duyu organınızdayım :)



radyo.kemerburgaz.edu.tr

25 Mart 2017 Cumartesi

Pera

Bu sessizlik sen konuştuktan sonra bozulacak biliyorsun değil mi Derya. Duyu organıymış bunu tetikleyen. Hani evde televizyonda izlediğim bir belgesel var ya, yavru zebra tehlikede olduğunu anladığı zaman bir ses çıkarırmış titreşimli. Bunu duyan anne-baba veya yakınları hemen sese doğru hareketlenir, sesin verdiği mesajı üzerine topluca sese doğru hareket eder, varsa bir tehlike grup halinde tehlikeye müdahele ederlermiş. Hadi bakalım, şimdi sıra sende…  Ölü iklimi, ruhları biraz diriltelim değil mi…

Ayhan eve giriş yaptıktan sonra karanlığa doğru sesleniyor; “Haydar, ben geldim oğlum.” Sesine bir ses değmeyince kendince hayı*anıyor, ah be çocuk gecenin bu vakti nereye gittin yine. Banyoya girip yüzüne üstünkörü iliştirilmiş makyajı temizliyor Ayhan. Makyözlere küfrediyor, içten içe kıskançlık belirtilerini gösteren cümleleri bir bir dökülüyor ağzından.
Tabii ya, kim ne yapsın Ayhan’ın kıytırık suratını. Bir Süleyman Turan makyajına bak bir de benim. Ah o Memoli’deki başkomiser seçmesini ben kazanacaktım kiii, bak bakayım o zaman nasıl pervane oluyorlardı. Ulan, Çetin Tekindor yahu, sette beklerken bir simit alır, akşama kadar onunla idare ederdik. Şimdi çıksam karşısına suratıma bakmaz eminim.

Ayhan banyodan çıkacakken kapı tıkırtısını duydu. İhtimal dahilinde gelenin oğlu Haydar olduğunu düşündüğünden söze doğrudan girdi; “Ah be oğlum, saat kaç olmuş ben sana demiyor muyum 11’den sonra dışarıda çok kalmamaya gayret et diye.”Haydar cevabını çok önceden hazırlamış gibi es vermeden konuşuyor. “Annemin yanındaydım baba ya, hem Derya’da benimleydi. Sanki çok çevrem varmış gibi.. ben yoksam nerede arayacağını biliyorsun en azından.. ya ben ne yapayım? Acaba hangi vurdulu kırdılı sahneye gitti de yine kafasını gözünü dağıttı diye düşüne düşüne kendimi yiyorum. Bu akşam neredeydin, yüzün kireç gibi bembeyaz?

“Üsküdar’daydık, ikinci kattan aşağıya atlama sahnesi vardı. Ama merak etme, geçen seferki gibi olmadı, bu sefer tam şişme minderin üzerine tuttum.” Burada gülümsüyorlar. “Eeee” diyor Ayhan, Derya ne yapıyor bakayım, kızdırmıyorsun onu dimi… bak biliyorsun onun ayarı bir kaçtığı zaman çok uğraştırıyor. “Bilmez miyimmm” diye yarı gülümseyerek sitemle iç çekiyor Haydar.
Annen nasıldı diyor Ayhan, yine o her zamanki koşturmaca hallerine devam mı? – Evet anlamında başını sallıyor Haydar ekmeğin arasına peyniri büyük titizlikle koyarken. “Hiç yorulmaz mı yahu, yorulmaz yorulmaz” diye kendini onaylıyor. Olum nasıl yorulsun, alışkanlık bu; yıllardır sonuçta hep.. hep aynısı olunca, yorulmuyor tabi.. Babaaa! Baba! Neredesin! Heh, yorulmaz yorulmaz.”“Tamam oğlum, yorulmaz tabii. Yarın da gidecek misin yanına?”“Gidicem tabii, o beni görmeden yapamaz kii, üşür o, hem Derya’ya da çok alıştı, onun da sesini işitmezse kızar bize. Peki sen ne yapacaksın?”

“Yarın bir bar sahnesi var oğlum, korkacak bir şey yok.  Boş taburede öylece oturacağım. Yüz elli lira vereceklermiş, iyi para.”Ayhan, Haydar’ın başını okşayıp yanağına bir buse kondurduktan sonra yataklarına gidiyorlar. İki dakika sonra elektrikler gidiyor. Ayhan’ın bir organı yerinden sökülmüş gibi Haydar’ın odasına giriyor. “Oğlum” diyor, “meteor bak yine meteor. Senin yıldızları korumak için onları söndürdü. Ben hemen halledeceğim.. heh işte böylee” deyip tavana yansıyan yıldızları taktığı pille yerine getiriyor.

“Meteor baba” diyor Haydar yutkunarak, “Yıldızları koruyor, kolluyor. Aynı senin gibi..”S
abah kahvaltısını edip sofrayı topluyor Haydar. Gün içerisinde kendisine yetecek kadar da yolluk yaptıktan sonra caddeye atıyor kendisini. Önce galata kulesinin oraya geçip kuleye beş dakika boyunca aralıksız bakıyor. Az yukarısında Hafız Mustafa’dan bir sütlaç yiyip günlük rutinini bozmuyor. Her cumartesi karşılaştığı ve her seferinde büyük şaşkınlıkla karşıladığı cumartesi annelerinin sloganlarını hüzünlenerek dinliyor. “Bu teyzeler diyor” Haydar Derya’ya bakarak. “Neden her hafta buraya gelip ağlıyorlar Derya, anlıyor musun?” diyor. Ses çıkmayınca yolunadevam ediyor. Demirören AVM’ nin orada bir yeri gözüne kestiyor. Bugün hafta sonu epey kalabalık olur diye Derya’ya doğru. Tam o sırada, St. Antuan Katolik kilisesinin oraya bırakılan bir kutuyu görüyor. Koşar adım kutuya doğru gidiyor, abii abii diye sesleniyor kutuyu bırakanların arkasından. Biri dönüp telaşla bakıyorHaydar’a doğru. Bir karar vermesi gerekip o kararın içinde sıkışan birinin surat ifadesine bürünüyor suratı. Sol cebinden bir cep telefonu çıkartıp bir tuşa basıyor.
“Deryaaa” diye bağırıyor Haydar üç dört kez çevresindeki kalabalığa rağmen sesi adamakıllı duyuluyor. Derya kim diyor biri yerde yatan Haydar’ın ensesinden tutarak. “O.. o…” diyor parmağıyla yerdeki klarneti gösterek.”

 “Annen kim, diyorlar; nerede arayalım.”“Burada ya” diyor Haydar, o hep burada.“Hani, kim. Adını söyle de seslenelim.”Yarı baygın ismini sayıklıyor. “Pera… annemin adı Pera… Pera benim annem.. canım annem..”o ana dair aklında en son kalan mavi kırmızı yanıp sönen ışıklar oluyor…Haberi tam yedi saat sonra alan Ayhan, Pendik’teki çekimlerden taksiyle Taksim İlkyardım hastanesine geliyor. Taksiciye günlük yevmiyesinin tamamını ödedikten sonra avazın nasıl çıktığını bilmemesine rağmen sırf bu deyim lâikıyla yerini bulsun diye bağırıyor. “Haydar, oğlum neredesin, ben geldim.” Özel güvenlik önünü kesiyor, “bağırmayın beyefendi, burası hastane, kimi arıyorsunuz?”adamın alnının ortasına bir kafa çakmak istiyor ama, bar sahnesinde kafasında kırılan 3 viski şişesinden sonra bu durum pek mantıklı gelmiyor.Yanına beyaz önlüklü biri geliyor, boynunda steteskop saçlarının neredeyse tümü beyazlamış. “Haydar sizin çocuğunuz mu?” diyor. “Evet, evet benim oğlum, Haydar’ım” diyor nefes nefese.
 Annesine de ulaşmaya çalıştık telefonundan ama
bulamadık rehberden. “Pera” diyor annesine, siz ulaşabilirseniz seviniriz, çünkü sürekli onu sayıklıyor. Ayhan’ın alt dudağı titremeye başlıyor. Doktor elini sol omzuna atıyor teselli mahiyetinde. “Doktor bey” diyor, “Pera olarak dediği, yani annesi olacak bellediği kişi İstiklal Caddesi.. Haydar.. oğlum benim.. Otistik o.. Annesi  İstiklal Caddesine bıraktı onu bir ilkbahar günü.. hem de.. hem de biliyor musunuz tam galata kulesinin önüne. Annesini ölümsüz biliyor ama Derya’sız yapamaz o.. Ne diyorum ben ya, Haydar’ım iyi mi?”“İyi.. iyi merak etme” diyor doktor, duyduğu her cümle üzerinde bir dinamit gibi patlıyor… “Hadi gidip bir tane Derya’sından alalım da, iyileştiğinde hepimizi bir dalgalandırsın sesiyle…

21 Mart 2017 Salı

Kürt Ercan


Mikâil’in bizlere bazı zamanlar yolladığı bilinçli mesajlar vardır atmosfere doğrudan etki ederek. O gün de onlardan birindeydik. İnsanı gırtlağını sıkıp duvara zımbalayan bir hava var, boğuyor insanı / boğuluyordum. Kararmış bulutlar, yağmayan yağmurun verdiği sancıyla cılızca inleyen göğün gürültüsü.

Beyaz pantolonumdan bir şey yanıp sönmeye başladı. O zamanlar telefonun arkasına bir şey takardık, biri aramadan / mesaj atmadan önce yanıp sönerdi zımbırtı. Mesaj Ercan’dan gelmişti. Doğrudan konuşmayı severdi Ercan, zaten Türkçe’si kelimeleri süslemeye yetmezdi, istese de beceremezdi.

“Anamı sikti bu kız Tolgam, gel parktayım” yazmış. Bizim Park, Sefaköy Atatürk Parkı. Atatürk büstünün orasıydı bizim sığınma yerimiz. Parçalanmış Gülüşler’i okuyanlar bilir, orada da orasını yapmıştım yabancılık çekmeyeyim diye.
Gittim, Atatürk büstünün üstüne çıkmış Mustafa Kemal Paşanın havaya kalkmış sol topuğunun oraya zulaladığı cigaralığı çıkarmaya çalışıyordu. Sarmayı mahallede en iyi ben becerdiğimden, beni görür görmez selam vermeden titreye titreye zıvanayı uzattı. Attığı mesajın bilincinde acele şekilde sardım. Elim burada pembeleşmiş olabilir, yani kötü sarıcı / içici diyebilirdi uzaktan bakan biri benim hafiften pembeleşmiş elime bakarak.
Bitirdiğimi anladığı an cebinden çıkardığı kibritin içerisinden 4 adet kibriti alıp hepsini aynı anda kibrit kutusuna sürttü. Tek kibritin esrarı ateşlemeyeceği bilincindeydi. Yakar yakmaz, közün cigaranın tamamına yeteceği kanaatini getirdikten sonra derin bir asıldı. Karın boşluğu sırtına kadar çekildi. “Yavaş, yavaş amına koyayım” dedim cigarayı bana vermesi gerektiğini hatırlatacak el hareketiyle. Bir duman asıldım, bir daha.. peşine bir daha. Ercan büste sırtını dayamış ağzımdan çıkacak soru kipini bekliyordu. Bu isteğini kırmadım: “ne oldu la hayırdır dedim gök yüzünün çıkardığı sesten ürpererek.”

“Anamı sikti bu kız Bedo, anamı sikti..” 

Bedo benim o zamanki lakabımdı. Başka bir şey demedi Ercan, anası ve sevdalısı ile ilgili aynı cümleyi aynı ses tonuyla tekrarlayıp durdu. Dünyanın esrarını içsen bile ulaşamayacağı kafadaydı henüz bir duman almasına rağmen.
“Ne oldu Ercan, söylesene olum.”
“Git dedin, konuş dedin.. halden anlar kız dedin.”
“Eee ne yaptın, gittin mi?”
“Gittim ya gittim” dedi cigaralıktan sert bir nefes daha alarak ve peşine anası ve sevdalısı hakkındaki betimleyici sloganı tekrarlayarak.

“Ne dedi olum, söylesene” dedim. Ağladı lan, ağladı. Bizim Ercan. Kürt Ercan.
“Moruk” dedi, demesiyle tekrardan hıçkırıklara boğuldu. O ara daha fazla dayanamayan gök yüzü mü yoksa göz yaşım mı bilmiyorum, sağ yanağımdan akıp gitti. Acınacak haldeydi bizim kürt. Çöktüm yanına, on altı yaşındayız lan o zaman. Sikerim böyle aşkın ızdırabını.
“Mahallede önünü kestim” dedi ağlaması biraz durunca, “senin tembihlediğin gibi de tane tane konuştum olum, vallahi kürtçe bir şey demedim. Sevil, ben seni her gördüğümde bir başka oluyorum; daha farklı bakıyorum dünyaya…. Sonra baktı bana, suratındaki ifadeyi bir gör len. Bir gülümsemesi vardı ki, zanarsın Gabar Dağına çıkmışsın, en tepesine. Elinde bir mısır püskülü, fonda da Kazancı Bedih türküsü..”
“eee ne dedi olum” dedim sabırsızlanarak.
Dudağı titreye titreye, bir an önce söylesem de kurtulsam der gibi titreye titreye yağdırdı kelimeleri gökten birden yere doğru inen damlalar gibi.
“Sen” dedi moruk, “sen dedi.. adımı bile söylemedi… sen benim bırak sevgilim, kapımdaki köpek olamazsın.”
sustum öylece, orada. Kafamı göğe doğru kaldırdım. Hangi tanrıdan ne istedim o an bilmiyorum ama yağmur birden durdu. Yağmur bütün kötülükleri temizlese keşke diye düşünmüştüm. O ara bir şeyler düşünmek zorundaydım Ercan’ın söylediği cümleyi unutabilmek için. Aradan yıllar geçti, yok unutamam.. ben ne o ses tonunu.. ne Ercan’ın haykırışını.. ne onun elini tutup ona teselli olsun diye anlattığım saçmalıkları kimse unutturamaz. Sustum hakikaten, on beş dakika öylece kalıp kalkıp gittik. Yıllar sonra konusu açıldığında söyledi Ercan, “o an ne desen yapardım, öl desen ölür, öldür desen öldürürdüm moruk iyi ki sustun” dedi. Bunu derken bile sesi titredi, hatırladı o anı.. sayıkladı kendince.. “ah be kızım” ve kendince en hakikatli acı çekme cümlesini yine kurdu..

 “anamı sikti be olum, anamı..”

17 Mart 2017 Cuma

Her Cuma Radyo Kemerburgaz'dayım

Çalıştığım kurumun radyosunda her cuma 19:30-21:00 arası 'Eksi Bir' adında bir program düzenliyorum.
Biraz edebiyattan biraz hayattan
Beklerim :)

Yayını: radyo.kemerburgaz.edu.tr adresinden dinleyebilirsiniz


13 Mart 2017 Pazartesi

Kömür Karası


“Huhuu sana diyorum” diyor.
“Dalmışım, kusura bakma” diyorum.
“Bunu hep yapıyorsun, sıkıldıysan söyleyebilirsin” diyor.
“Sen de mi?” diyorum.
“Benim gibilerden çok var herhalde” diyor.
“Neden kendini bu kadar değersizleştiriyorsun” diyorum.
“Yahu insanın algısı kendi ismine bilmem kaç derecede yatkındır, adınla sesleniyorum sana yine yok, gözünün önüne perdeyi ne çabuk indiriyorsun.”
“Sanırım o perde benim” deyip suratımda bir ıslaklıkla kendime geliyorum. Yüzüme su çarpıyor. “Böyle şeyler filmlerde çok oluyor” diyorum suratımı sol kolumla silerken. “Siktir git” deyip çekip gidiyor. Siktir çekilip gidenlerden oluşturduğum defterime bir tik daha atıyorum. Sayısı iki elimdeki parmakları geçiyor. Çok olmuş diyorum kendime, barmen hatun çok oldu bu diyor. Oha sayısını sen nereden biliyorsun diyorum. Bir şey anlamıyor. “Yüze su çarpmalar filan bu kadarı çok, neden tepki vermedin” diyor. “Çünkü haklı” diyorum. Elindeki işi bırakıp yanıma geliyor. Burnuyla burnum arasında bir karışlık aralık ya var ya yok. Öpüşeceğiz hissine kapılıyorum birden. Birkaç hormonum harekete geçiyor. Tam o ara Can Gox – Unutma Beni çalıyor. Gençliğimden bir yere ulaşıp orada sıkışıp kalıyorum. Lise zamanı bir yandan Müslüm Gürses dinleyip diğer yandan porno izleyip otuzbir çektiğim o vakitler. Değişik bir hazza kapılıyorum. Başım eğik, gözlerim devrilmiş. Kulak mememe kadar gelip bir şeyler fısıldıyor. İçim kamaşıyor. Şurada dön sikicem seni dese domalıcam, o derece.
“Arkanda, seni izliyor – gitmedi bir yere” diyor.
Üzülmekle sevinmek arasında bir yerlere sıkışıyorum yine. Dönüp bakıyorum. Boynunu bir martı gibi büküp alt dudağını yiyor yine. Bakışımdaki fırçanın farkına varıp yemeği bırakıyor dudağını. Huyumu sikeyim, ben birine sahiden inandığım zaman ezberliyorum artık alışkanlıklarını, siktiğimin insanlarını izleyip yorumlamam bir yana dursun değer verdiğim kişiler konusunda titizlenirim. Beni hep öyle arkada izledi mi, hangi ara gitti de geri geldi hiç bilmiyorum. Tek görebildiğim yanında bizim Kürt Ercan’ın da olduğu. Ercan’ın en önemli özelliği kötü günlerde ortaya çıkması. Düğünlerde, cenazelerde, borç harç olunca filan.. yani Ercan’ı gördün mü anla ki kötü günündesin. Bazen düşünürüm bu adam benim yarattığım bir hayali karakter de başım sıkışınca mı bir ortaya çıkıyor diye.

Ercan geliyor yanıma, alttan alttan soruyorum
“Lan olum kızı ben bir aydır tanıyorum, hangi ara tanıdı seni de çağırdı.”
Asiye suratını asıyor, “bir ay ya, tabi bir ay.”
Ercan kolumu sıkıyor. “Ne bir ayı hayvan, Asiye lan o bizim Asiye.”
Bakıyorum suratına, hakikaten Asiye bu. Adını söylüyorum.. Asiye.. Asiye.. Her seslenişimin ses tonu bir haykırış gibi.. bir damla göz yaşı oluşuyor, Asiye’ye sesleneşimle birlikte sözcükle çıkıyor. Sözcüklerimde gözyaşı taşıyorum lan, tuzlu tuzlu. Sesim yanıyor.

“Özür dilerim” diyorum soda şişesine soktuğum işaret parmağımı delikten çıkarmaya çalışırken.
“Asiye yardımcı olacak sana” diyor Ercan. Kürt Ercan. Amını ızdarıbını siktiğim. Her başım sıkıştığında hızır gibi yetişmek zorunda mı.  Parmağımdan çıkmıyor şişe. “Benim yardıma ihtiyacım yok” deyip barın tezgahının oradaki duvara vuruyorum. Şişe kırılıyor ama üst taraf sıkıştığı yerde hala sabit. Ben olsam bana gülerdim ama gözlerdeki dehşet verici ifadeyi fark ediyorum. Acıyorlar bana. Bu birilerine acımanın bakışı.
“Elin kanıyor” diyor Asiye. Yüzüne ilk kez o zaman dikkatli bakıyorum. Elmacık kemiği, elmacık kemiğiyle arasında uçurumlar olan havaya kalkık burnu. Gözleri… Yeşil desem değil, lacivert hiç değil. Bir hırıltıyla bakıyor insana. Ürkütüyor.
“Asiye” diyorum Ercan parmağımdaki soda şişesini çıkartırken.
“Ben seninle karşılaşacağımı bilseydim başka türlü yetiştirirdim kendimi.”
Duruyoruz burada, öylece.. sadece durmak için durmuyoruz. Ne bileyim, oradaki o duraksamada bir anlam, bir mantık var… Az önce kurduğum cümle benden çıktı zannediyor. Sultan Makamı dizisini izlemediği için şükrediyorum. Çünkü gülüyor. Sahipleniyorum, sahip çıkıyorum. Gülsün istiyorum, gülsün. O gülünce Ercan yok oluyor. Panikliyorum. “Asiye” diyorum, “Az önce yanında biri vardı dimi, bizim Ercan; Kürt Ercan.”
“Vardı ya diyor yanıma iyice yaklaşıp. Sen söyledin bana çağır diye.”
“Haa tabi ya, ben çağırttırdım” diyorum olayı hatırlamasam da hatırlamışım gibi..
“Neden” diyor sonuna bir kip koymadan. Biliyorum, orada soru işareti de ünlem de aynı anda var. Üzerime üzerime yağıyor o kipler, kaçmak istiyorum.. Asiye kolunu koluma kelepçelemiş; sıyrılamıyorum.
“Gel başımın belası, gel” diyor.
Çıkıyoruz oradan. Hava kömür gibi… rengi de kokusu da. Kör eden bir karanlık bu, leş kokuyor. Asiye’nin saç rengini o zaman fark ediyorum. Maviyle yeşilin karışımı bir şey. Ercan gibi o da her griye döndüğümde rengarenk haliyle karşıma çıkıyor.
Kolunu koluma kenetliyorum.
“Hadi sana kokoreç ısmarlıyayım” diyorum.

“Ayran benden” diyor. 

25 Şubat 2017 Cumartesi

bu da başlıksız oldu iyi mi




Zamanla aram hep kötü olmuştur. Kötü dediysem bir düşmanlık gibi değil bu. O beni yakalamak ben ondan kaçabilmek için uzunca yıllar didindik durduk. Sonra haliyle yorulduk. Niye böyle bir şey yaptım, beni buna iten neydi hiç düşünmedim. Belki düşünebilseydim aldığım nefesin hesabını vermekten usanabilirdim. Ya da nitelikli bir intiharla Shakespeare’e kafa tutarcasına kafamın içine bir bilye yerleştirebilirdim en barutlusundan. Zor değil, kaçış şifrem belli; - olmak ya da olmamak.. işte bütün mesele bu –
Sonra bir ihtimal kendimi dinlemeyi başarabilirsem bu sorunla baş edebileceğimi düşündüm. Voovv! Alın size big bang… Kafamın içindeki hangi evreni diriltti, hangi hücrelerin tanrısı oldu bilmiyorum ama, öyle bir patladı ki kafam… bir oluşum oldu, kara deliğin tanrıçası çıktı birden.
Korktum… Allah belamı versin ki kendimden korktum. Durağan bir durum bu. Bir eylem gereksinimi yok. Sağımda solumda – her yerimde kalıplaşmış şekilde duruyordu. Ve işte en büyük hatayı burada yaptım: kaçtım.
Bilemedim… kaçmak istediğim şeyin kendim olduğunu hiçbir zaman göremedim..
Etrafıma ördüğüm düşünce ağı beni yok etti. Her şeyi düşünebiliyor olmamın laneti bir fısıltı gibi sessiz sedasız beni içine çekti.
Çıkmak istiyorum. Dağılmak. Yok olmak. Lütfen. Thor’un çekici, Sisifos’un kayası.. Tanrılarım – Krallarım. Etrafımdaki, kafamın içindeki bu duvarları yok edin!
Dayanamıyorum…


12 Şubat 2017 Pazar

Başlıksız bir şeyler işte



Biz insan ırkının en hoşlandığı şeydir sanırım her şeye bir kılıf uydurma çabaları.  İllâ bir kalıba sokacaklar, bir şekil verecekler. Sanırım kendilerinin istedikleri şekli alana kadar bu çabaları da sürecek. Nefret ederim bu durumda, hem de çok.  Belki de hayatlarında görüp görebilecekleri en sıradan-basit insan olmama rağmen, aha geldim yirmi sekiz yaşına sürekli neden mutsuzsun diyen mi egolu yapan mı dersin havalı, götü kalkık, burnu havada, bencil, kendini beğenmiş vs vs vs.. neler duymadım ki.. (hı arada duyduğum gerçekten samimi sözleri saymıyorum.. bu yirmisekiz yılda ne zikim öğrendin deseler tek cevap bu olabilir; samimiyetin ne olduğunu çok iyi biliyorum)
Dönüyorum üç hafta öncesine,
Yer: Kireçburnu Sahil
Hava: Mis.
O kadar soğuk ki insanın etini dişliyor bu hava, bayılıyorum bu duruma. Gökyüzünün bizlere bahşettiği her durum başım gözüm üstüne. Çünkü samimidir gökyüzü. Dedim ya, her türlüsünü anlarım.

Üzerinde Sarıyer Belediyesi yazan bir bank, bir köşesinde ben bir köşesinde Hilal. Elimde bir Cahit Zarifoğlu kitabı.. daha ne olabilir ki? Karşımda bir mavilik elimde – yüreğimde Cahit Zarifoğlu şiiri..

“..ah şu yalnızlık
kemik gibi
ne yana dönsen batar..”

Şiir okumanın verdiği bir haz vardır, eminim bilirsiniz sizde.. böyle kalpten başlar tüm vücudu bir dolanır, sonra tekrar kalbe döner ve yüzde gülümsemeyle biter.
Sonra bir şey olur ve kendi vücudunla olan sevişmen birden yok olup gider. Bana bazen bencil dediklerinde hak veriyorum, çünkü yok – başka kimseyle alamıyorum bu keyfi..

“Sen de hep mutsuzsun be” diyor Hilal.
“Şaşardım bunu demeseydin” diye sessizce hayıflanıyorum gözümü mavilikten ayırmadan.
“E demek ki bunu söyleyen tek kişi ben değilim” diyor.
“Sen değilsin” diyorum.
“Değişiksin” diyor, sebebini soruyorum ufak bir mimikle.
“Şimdi şuradan kalkıp gitsem, sen açıp kitabını okumaya devam edersin.”

Gökyüzünü ufak bir iç geçirerek süzüyorum. Güneş Sadri Baba selamını çakmış inceden batıyor. Aklıma gelen Zarifoğlu şiirini uzun süre sonra gözlerine bakarak söylüyorum:

“çünkü gece zamanın katranıdır,
gelip geçecek gibi değil omurgamdaki didişme..”

Gülümsüyor burada. O kadar mutlu oluyorum ki.. bu gülümsemenin bir sebebi yok çünkü, istese de engel olamayacağı bir gülümseme bu. Çünkü bilirim, insan hiçbir şey yapamadığı / söyleyemediği zaman kolayına kaçar; gülümser.
Hilal, iki popoluk daha yanıma kıvrılıp sağ kalçasını benim sol kalçama adamakıllı değdiriyor. Vücuduna aldırdığı esnek açı tam öpüşmelik. Sağ eliyle ensemden tutup vücut ağırlığımın dengesiyle oynayıp yumulabilir.
O hala epey evvelki cümlesinde kalmış, “mutsuzluk değilse ne bu halin” diyor.
Yine kendimi açıklamak zorunda kalıyorum ve bu durum canımı sıkıyor.
“Hüzün” diyorum, iki saniye sonra tekrarlıyorum; “hüzün.. bilir misin?”
“farkı ne” diye soruyor peşine.
Bıkkınlığımı ifade edecek bir ses tonuyla, “hüzün işte Hilal, nasıl anlatılır ki bu? Ne melankoli ne mutsuzluk, bunun bir tarifi yok..”
Dudak büküyor. Bazı durumlardan hoşnutsuz olsa gerek. Avuç içlerimi diz kapaklarımın üzerine koyup kıvrak bir hareketle ayağa kalkıyorum. Huyum değildir birini bırakıp gitmek ama, kalkıp gidiyorum sırtımı maviliğe vere vere.
Beş altı adım, çok değil. Geri dönüyorum, Hilal’in gözü mavilikte.. belki hüznün anatomisini araştırıyor.
Sesleniyorum. Önce saçı, sonra bakışı, sonra benimle ilgili anlamlandıramadığı her şeyi o bakışta savuruyor etrafa.
“Hilal” diyorum sonran birinci sesli harfi uzatıp olaya muziplik katarak.

“Arabanla beni metrobüse atsana, burası terse kalıyor…”

27 Ocak 2017 Cuma

Mavi Duvar



“Beni unuttunuz sanmıştım.”
“Birini unutup değersizleştirecek kadar değerli biri olmamalıyım..”

Barmen telaşlı, barmen hızlı, barmen aceleci…
İnsanları gerçekleştirmiş oldukları eylemler sırasında izleyip onlar hakkında kendimle bir şeyler konuşmaya bayılıyorum. Yine öyle bir günlerden, ulan diyorum bu adam herkese yetişiyor, mutlu ediyor, gülümsüyor. Peki kendisine yetişebiliyor mu? Sonra kendimi tersliyorum, salak mısın oğlum diyorum, kendinle mukayese etme herkesi. Buna sözü ortaya atan ben karşı çıkıyor, nasıl yani? Muhalefet ben cevap veriyor, nasıl olacak olum gidecek yeri olmayanların bir acelesinin olmaması çok olağan bir şey. Kendime hafif kırılıp bu kırgınlığımı daha sonradan pörtletebilmek için bir kilim altına iteleyip cevap veriyorum, ne demek yani, benim..bizim gidecek yerimiz yok mu? Dört saniye kendisine imalı baktığımı fark edince hemen çıkışıyor, yok be olum fiziken demiyorum zihinsel olarak. Yüzümdeki usanmışlık ifadesini algılayıp yok oluyor. Ben yine barmenin bardak ve içkiyle olan dansını seyrediyorum. Aldığım büyük yudumlardan sonra ağzıma limon kabuğu geliyor sodanın içerisine attığım, çiğnemeye üşenip yutuyorum. Bir iki zorlandıktan sonra yutmayı başarıp barmene boş bardağı kaldırıyorum. Mesajı gayet net algılayıp bana bir sade soda daha getiriyor. Aman abi diyor, çok içtin mideni deleceksin. Gülümsüyorum. Alkol fıçısına düştüğüm günlerde de aynısını duyardım, bıraktım yine duyuyorum. Bir şeyleri rayına koyma konusunda sıkıntılar çekiyorum sanırım.

Oturduğum bar taburesinin dört yanında saç renginden dolayı dikkatimi çeken bir kız bana doğru dönüyor. Müziğin son kısmı olmasından kaynaklanan sessizliği kullanıp “n’aber Sude, her şey yolunda mı” diyorum. Sude sendeliyor, şaşırıyor, bir panik havasıyla yanıma doğru gelmeye çalışıyor. Göz hapsinden çıkarmadan bana doğru olan adımlarını birer birer yorumlamaya başlıyorum. Küçücük şeyleri bile düşünebilmek gibi boktan huylarım var. Barış Bıçakçı’nın dediği gibi ‘ah dostum, her şeyin farkında olduğun için mi bu kadar yalnız ve mutsuzsun..’ yok be olum, ondan değil deyip kendime yine cevap veriyorum. Sude bu arada yanıma geliyor.

Merhaba diyor
Merhaba diyorum
Beni unuttunuz sanmıştım diyor
Birini unutup değersizleştirecek kadar değerli biri olmamalıyım..

Üç-dört saniye duraksadıktan sonra kendine yerine doğru hızla hareketleniyor. Bu sırada benim muhalefet yanım gözüme görünüp bana ters ters bakıyor. Ne yaptım olum dercesine bir mimik patlatıyorum, kayboluyor.
Sude imzaladığım kitabımı getirmiş bana gösteriyor. Kocaeli kitap fuarında tanışmıştık. İmza notu olarak yazdığım cümleyi hikayeleştirmiş bana gösteriyor. Hüzünleniyorum. Sodamdan henüz iki yudum almama rağmen barmene tiz bir sesle tazele diye sesleniyorum. Elimdeki bardağın doluluğunu fark ettikten sonra sert bir yudum alıyorum. Nefes borum yanıyor.. Muhalefet yanımın da benim de çok hoşuna gidiyor bu durum. Sude birden kendini anlatmaya başlıyor. Muhalefet yanım da ben de hemen sıkılıyoruz. Bu durum ikimizin de tek ortak noktası. Ağzından çıkan her kelimeyi düşünmeye başlıyorum, kelimeleriyle yeni kelimeler türetip hikayesine bağlamaya çalışıyorum.. bu korkunç bir şey biliyorum.. bu hastalık farkındayım, ama yapıyorum. Sude diyorum..
Birini unutup değersizleştirecek kadar değerli biri olmamalıyım. Afili bir cümleyle konuşmayı patlatacakken Haramiler, Mavi Duvar’la benimle birlikte tüm evreni susturuyor. Sude kendisiyle olan sohbetimin Haramiler ile sonlanmasından hoşnut bir şekilde hiçbir şey demeden taburesine, arkadaşlarının yanına geri dönüyor.

Şarkının nakarat kısmını duyduğumda tek seferde içiyorum sodayı. Muhalefet yanım hüzünlü bakıyor bana, deldireceksin mideni insan gibi iç amına koyayım diyor. Küfretme diyorum. Özür diliyor. Ve gidiyor.

13 Ocak 2017 Cuma

Lıkır Lıkır


Tepemizde bir rüzgar.. Esti, belki sert.. yine esecek.. belki bir esinti belki tufanla çıkıp gelecek, geldiği gibi sikecek, evet.. Çünkü umut denilen olgunun birleşmesini beklemek gibi nitelikli yetenekleri var şu hayatın..

Yazıyı bitirdi(ğini düşündü) kalemin ucu kıbleye gelecek şekilde ayarladı, üzerini ıslak mendille silmeyi ihmal etmemişti. Islak mendil bulamadı mı kolonyayla peçeteyi ıslatır öyle silerdi. Sırtını sandalyeye yasladı, yasladı.. yaslandı. Gözünü ovuşturup saate göz ucuyla baktı. 03:---- göz ucuyla bakmak olayını yanlış algıladığından ovuşturmadığı gözle baktı.
Diriltmesi gereken bir sürü karakter vardı kalemin ucunda bekleyen.

Gözünü açtı, sabah saatin bilmem kaçı. Eli ayağı soğuktan uyuşmuş. Yerde- Yerdeyim? - nasıl - düşündü, hem de çok hızlı. Bir zaman diliminin yaklaşamayacağı cinsten hızlıydı. Kalem kıbleye doğru, kıble kaleme doğru. -ohh- doğruldu. Etraf balerin gibi dolandı bir süre. -Yine geldi aklıma - yazmıştı onu da, bir balerine aşık adamın otuzüç yıl aşık olduğu balerini bulma serüveniydi. Yazdığı hikayeleri bilinçaltından yok edemiyordu. Kağıtta yazdığı yazıya baktı, bir nesnellik ya da benzerlik göremedi. Hangi olay böylesi bir cümleyi yazmaya tetiklemişti. Buğulu cama yazılan yazılar gibi kolay siliniyordu düşünceleri. Sinirlendi(siniri bozuldu) kendisine 'niye-niçin' soru kiplerini sormayı bırakalı çok uzun zaman olmuştu.
Yarım ekmeğin arasına siyah helva ve domates koydu. Dişledi. Bir kez daha. Biraz daha. Koca bir fırt süt yudumladı. Etrafında kendisi dışında her şey bir amaca hizmet ediyormuş da kendisini dışlıyorlarmış hissine kapıldı. Yeryüzüne yabancıydı. Bu atmosfere, bu insanlara, bu durgu karmaşasına. Yazmasındaki ilk hakikat bu karmaşıklığın türeviydi. Aklımdaki bir hizaya sokabilirsem belki parçalarımı yerlerden gırgırla süpürmem diye düşündü. Tozluydu çünkü ve hayata olan alerjisi iç gıdıklayan bir kaşıntıyla sarıyordu her yanını.

Niye dedi yine, niçin! Bu sefer kullanmış olduğu kipin bir ünlem olduğunun farkındaydı. Dışarıya doğru yalpak bir adım attı. Sağına soluna-tekrar sağına arkasına - yok - altında bir toprak yokmuş gibiydi, havalarda bu diyarda değil.

Mehmet efendii, Mehmet efendi.
İşaret parmağını kendisine doğru gösterip ben mi dedi kendisine doğru topallayarak gelen adama.
Hay Allah senden razı ola dedi elini tutup öpmek istedi bizimki eğildikçe adam eğildi o eğildi bizimki diretti, ortak derecenin kırkbeşinci açı olduğunu düşünüp öylece kaldılar. İkisinin de dizleri ağırdı, bazı çıtırdatma sesleri geldi.
Bizim çocuğun ödeve yardım etmişsiz, pekiyi almış sağ olun. Yazar tanıdığı var diye hava atmış örtmenine, Allah razı ola
Ben mi yardım etmişim? Hangi derse
Siz tabii Mehmet efendi - bey - affola - matematik dersinden
Matematik?
Hee.
Estağfurullah dedi. Kelimenin ilerlemesine doğru bulundukları açıyı düzeltmeye başladılar, en son estağfurul* kısmında adam akıllı düzelmişlerdi ama son üç harfin rahatlaması yabana atılacak cinsten değildi.
Attığı adımın sekizincisinde duraksadı. Gülümsedi. Gülümsemenin kalpten başlayıp yüze ulaşma saniyesini saymıştı içinden. Yedi dedi sesli bir şekilde, karşısındaki çocuk ben deee dedi muzip bir şekilde ben de yedi yaşımdayım.

Önünde adamakıllı bir yokuş vardı. Nefesini dışarıya sertçe verdi, bir sefer daha, biraz daha. Olayları ve hikayeyi matematiğe yormaya başlamıştı artık, sayar olmuştu, hesaplar olmuştu. Yirmi altı, yirmi yedi, yirmi sekiz, yirmi dokuz, otuz, otuz bir.. yok.. otuz bir.. olmadı. otuz bir yine yok.. - hay aksi -
Birinci adımı attı. Bir el ensesinden tuttu, ikinciyi attı bir ses duydu, üçüncüyü attı dürtüklendi, beşinciyi attı, uyanmıştı - hoop -
Ulan ne uyudun be
Sen kimsin?
Abdestimi tazele, dört saatir başım kıbleye bakıyor hiç rahat değilim.
Neden?
Ney neden?
Neden rahat değilsin?
Ha, kağıtta yazdığına bak.
Eeee?
On sekizinci kelime.
Bir, iki, üç, dokuz, on, ondört, on beş, on yedi, on sekiz... -ovv- haklısın. Nasıl alacaksın?
Boya gerek yok, gusül al, sağ çekmecede kalemtraş var.

Takk tak takkk... kapı bu - aman yerdeyim - mehmet efendii mehmet efendii
kaleme baktı, yerinde yok. abdesti - yok - sol kasığında bir ıslaklık.
Tıkırt- kapı açılır - Mehmet efendi, - bu o - matematik mi sorusu
İki ekmek bir süt.
Allah sizden razı olsun bizim oğlanın Türkçe kompozisyon ödevini yapmışsınız. Bizimki sınıfta havasını atmış, bizim apartumanda bir örtmen var - Matematik örtmeni - aynı yazar gibi herkeşin türkçe ödevlerini yapıyor.

Duraksadı. Çömeldi. Şişe sütü açtı, lıkır lıkır içti.
Saymıştı. On birinci yudumda bitti.