21 Mart 2017 Salı

Kürt Ercan


Mikâil’in bizlere bazı zamanlar yolladığı bilinçli mesajlar vardır atmosfere doğrudan etki ederek. O gün de onlardan birindeydik. İnsanı gırtlağını sıkıp duvara zımbalayan bir hava var, boğuyor insanı / boğuluyordum. Kararmış bulutlar, yağmayan yağmurun verdiği sancıyla cılızca inleyen göğün gürültüsü.

Beyaz pantolonumdan bir şey yanıp sönmeye başladı. O zamanlar telefonun arkasına bir şey takardık, biri aramadan / mesaj atmadan önce yanıp sönerdi zımbırtı. Mesaj Ercan’dan gelmişti. Doğrudan konuşmayı severdi Ercan, zaten Türkçe’si kelimeleri süslemeye yetmezdi, istese de beceremezdi.

“Anamı sikti bu kız Tolgam, gel parktayım” yazmış. Bizim Park, Sefaköy Atatürk Parkı. Atatürk büstünün orasıydı bizim sığınma yerimiz. Parçalanmış Gülüşler’i okuyanlar bilir, orada da orasını yapmıştım yabancılık çekmeyeyim diye.
Gittim, Atatürk büstünün üstüne çıkmış Mustafa Kemal Paşanın havaya kalkmış sol topuğunun oraya zulaladığı cigaralığı çıkarmaya çalışıyordu. Sarmayı mahallede en iyi ben becerdiğimden, beni görür görmez selam vermeden titreye titreye zıvanayı uzattı. Attığı mesajın bilincinde acele şekilde sardım. Elim burada pembeleşmiş olabilir, yani kötü sarıcı / içici diyebilirdi uzaktan bakan biri benim hafiften pembeleşmiş elime bakarak.
Bitirdiğimi anladığı an cebinden çıkardığı kibritin içerisinden 4 adet kibriti alıp hepsini aynı anda kibrit kutusuna sürttü. Tek kibritin esrarı ateşlemeyeceği bilincindeydi. Yakar yakmaz, közün cigaranın tamamına yeteceği kanaatini getirdikten sonra derin bir asıldı. Karın boşluğu sırtına kadar çekildi. “Yavaş, yavaş amına koyayım” dedim cigarayı bana vermesi gerektiğini hatırlatacak el hareketiyle. Bir duman asıldım, bir daha.. peşine bir daha. Ercan büste sırtını dayamış ağzımdan çıkacak soru kipini bekliyordu. Bu isteğini kırmadım: “ne oldu la hayırdır dedim gök yüzünün çıkardığı sesten ürpererek.”

“Anamı sikti bu kız Bedo, anamı sikti..” 

Bedo benim o zamanki lakabımdı. Başka bir şey demedi Ercan, anası ve sevdalısı ile ilgili aynı cümleyi aynı ses tonuyla tekrarlayıp durdu. Dünyanın esrarını içsen bile ulaşamayacağı kafadaydı henüz bir duman almasına rağmen.
“Ne oldu Ercan, söylesene olum.”
“Git dedin, konuş dedin.. halden anlar kız dedin.”
“Eee ne yaptın, gittin mi?”
“Gittim ya gittim” dedi cigaralıktan sert bir nefes daha alarak ve peşine anası ve sevdalısı hakkındaki betimleyici sloganı tekrarlayarak.

“Ne dedi olum, söylesene” dedim. Ağladı lan, ağladı. Bizim Ercan. Kürt Ercan.
“Moruk” dedi, demesiyle tekrardan hıçkırıklara boğuldu. O ara daha fazla dayanamayan gök yüzü mü yoksa göz yaşım mı bilmiyorum, sağ yanağımdan akıp gitti. Acınacak haldeydi bizim kürt. Çöktüm yanına, on altı yaşındayız lan o zaman. Sikerim böyle aşkın ızdırabını.
“Mahallede önünü kestim” dedi ağlaması biraz durunca, “senin tembihlediğin gibi de tane tane konuştum olum, vallahi kürtçe bir şey demedim. Sevil, ben seni her gördüğümde bir başka oluyorum; daha farklı bakıyorum dünyaya…. Sonra baktı bana, suratındaki ifadeyi bir gör len. Bir gülümsemesi vardı ki, zanarsın Gabar Dağına çıkmışsın, en tepesine. Elinde bir mısır püskülü, fonda da Kazancı Bedih türküsü..”
“eee ne dedi olum” dedim sabırsızlanarak.
Dudağı titreye titreye, bir an önce söylesem de kurtulsam der gibi titreye titreye yağdırdı kelimeleri gökten birden yere doğru inen damlalar gibi.
“Sen” dedi moruk, “sen dedi.. adımı bile söylemedi… sen benim bırak sevgilim, kapımdaki köpek olamazsın.”
sustum öylece, orada. Kafamı göğe doğru kaldırdım. Hangi tanrıdan ne istedim o an bilmiyorum ama yağmur birden durdu. Yağmur bütün kötülükleri temizlese keşke diye düşünmüştüm. O ara bir şeyler düşünmek zorundaydım Ercan’ın söylediği cümleyi unutabilmek için. Aradan yıllar geçti, yok unutamam.. ben ne o ses tonunu.. ne Ercan’ın haykırışını.. ne onun elini tutup ona teselli olsun diye anlattığım saçmalıkları kimse unutturamaz. Sustum hakikaten, on beş dakika öylece kalıp kalkıp gittik. Yıllar sonra konusu açıldığında söyledi Ercan, “o an ne desen yapardım, öl desen ölür, öldür desen öldürürdüm moruk iyi ki sustun” dedi. Bunu derken bile sesi titredi, hatırladı o anı.. sayıkladı kendince.. “ah be kızım” ve kendince en hakikatli acı çekme cümlesini yine kurdu..

 “anamı sikti be olum, anamı..”

17 Mart 2017 Cuma

Her Cuma Radyo Kemerburgaz'dayım

Çalıştığım kurumun radyosunda her cuma 19:30-21:00 arası 'Eksi Bir' adında bir program düzenliyorum.
Biraz edebiyattan biraz hayattan
Beklerim :)

Yayını: radyo.kemerburgaz.edu.tr adresinden dinleyebilirsiniz


13 Mart 2017 Pazartesi

Kömür Karası


“Huhuu sana diyorum” diyor.
“Dalmışım, kusura bakma” diyorum.
“Bunu hep yapıyorsun, sıkıldıysan söyleyebilirsin” diyor.
“Sen de mi?” diyorum.
“Benim gibilerden çok var herhalde” diyor.
“Neden kendini bu kadar değersizleştiriyorsun” diyorum.
“Yahu insanın algısı kendi ismine bilmem kaç derecede yatkındır, adınla sesleniyorum sana yine yok, gözünün önüne perdeyi ne çabuk indiriyorsun.”
“Sanırım o perde benim” deyip suratımda bir ıslaklıkla kendime geliyorum. Yüzüme su çarpıyor. “Böyle şeyler filmlerde çok oluyor” diyorum suratımı sol kolumla silerken. “Siktir git” deyip çekip gidiyor. Siktir çekilip gidenlerden oluşturduğum defterime bir tik daha atıyorum. Sayısı iki elimdeki parmakları geçiyor. Çok olmuş diyorum kendime, barmen hatun çok oldu bu diyor. Oha sayısını sen nereden biliyorsun diyorum. Bir şey anlamıyor. “Yüze su çarpmalar filan bu kadarı çok, neden tepki vermedin” diyor. “Çünkü haklı” diyorum. Elindeki işi bırakıp yanıma geliyor. Burnuyla burnum arasında bir karışlık aralık ya var ya yok. Öpüşeceğiz hissine kapılıyorum birden. Birkaç hormonum harekete geçiyor. Tam o ara Can Gox – Unutma Beni çalıyor. Gençliğimden bir yere ulaşıp orada sıkışıp kalıyorum. Lise zamanı bir yandan Müslüm Gürses dinleyip diğer yandan porno izleyip otuzbir çektiğim o vakitler. Değişik bir hazza kapılıyorum. Başım eğik, gözlerim devrilmiş. Kulak mememe kadar gelip bir şeyler fısıldıyor. İçim kamaşıyor. Şurada dön sikicem seni dese domalıcam, o derece.
“Arkanda, seni izliyor – gitmedi bir yere” diyor.
Üzülmekle sevinmek arasında bir yerlere sıkışıyorum yine. Dönüp bakıyorum. Boynunu bir martı gibi büküp alt dudağını yiyor yine. Bakışımdaki fırçanın farkına varıp yemeği bırakıyor dudağını. Huyumu sikeyim, ben birine sahiden inandığım zaman ezberliyorum artık alışkanlıklarını, siktiğimin insanlarını izleyip yorumlamam bir yana dursun değer verdiğim kişiler konusunda titizlenirim. Beni hep öyle arkada izledi mi, hangi ara gitti de geri geldi hiç bilmiyorum. Tek görebildiğim yanında bizim Kürt Ercan’ın da olduğu. Ercan’ın en önemli özelliği kötü günlerde ortaya çıkması. Düğünlerde, cenazelerde, borç harç olunca filan.. yani Ercan’ı gördün mü anla ki kötü günündesin. Bazen düşünürüm bu adam benim yarattığım bir hayali karakter de başım sıkışınca mı bir ortaya çıkıyor diye.

Ercan geliyor yanıma, alttan alttan soruyorum
“Lan olum kızı ben bir aydır tanıyorum, hangi ara tanıdı seni de çağırdı.”
Asiye suratını asıyor, “bir ay ya, tabi bir ay.”
Ercan kolumu sıkıyor. “Ne bir ayı hayvan, Asiye lan o bizim Asiye.”
Bakıyorum suratına, hakikaten Asiye bu. Adını söylüyorum.. Asiye.. Asiye.. Her seslenişimin ses tonu bir haykırış gibi.. bir damla göz yaşı oluşuyor, Asiye’ye sesleneşimle birlikte sözcükle çıkıyor. Sözcüklerimde gözyaşı taşıyorum lan, tuzlu tuzlu. Sesim yanıyor.

“Özür dilerim” diyorum soda şişesine soktuğum işaret parmağımı delikten çıkarmaya çalışırken.
“Asiye yardımcı olacak sana” diyor Ercan. Kürt Ercan. Amını ızdarıbını siktiğim. Her başım sıkıştığında hızır gibi yetişmek zorunda mı.  Parmağımdan çıkmıyor şişe. “Benim yardıma ihtiyacım yok” deyip barın tezgahının oradaki duvara vuruyorum. Şişe kırılıyor ama üst taraf sıkıştığı yerde hala sabit. Ben olsam bana gülerdim ama gözlerdeki dehşet verici ifadeyi fark ediyorum. Acıyorlar bana. Bu birilerine acımanın bakışı.
“Elin kanıyor” diyor Asiye. Yüzüne ilk kez o zaman dikkatli bakıyorum. Elmacık kemiği, elmacık kemiğiyle arasında uçurumlar olan havaya kalkık burnu. Gözleri… Yeşil desem değil, lacivert hiç değil. Bir hırıltıyla bakıyor insana. Ürkütüyor.
“Asiye” diyorum Ercan parmağımdaki soda şişesini çıkartırken.
“Ben seninle karşılaşacağımı bilseydim başka türlü yetiştirirdim kendimi.”
Duruyoruz burada, öylece.. sadece durmak için durmuyoruz. Ne bileyim, oradaki o duraksamada bir anlam, bir mantık var… Az önce kurduğum cümle benden çıktı zannediyor. Sultan Makamı dizisini izlemediği için şükrediyorum. Çünkü gülüyor. Sahipleniyorum, sahip çıkıyorum. Gülsün istiyorum, gülsün. O gülünce Ercan yok oluyor. Panikliyorum. “Asiye” diyorum, “Az önce yanında biri vardı dimi, bizim Ercan; Kürt Ercan.”
“Vardı ya diyor yanıma iyice yaklaşıp. Sen söyledin bana çağır diye.”
“Haa tabi ya, ben çağırttırdım” diyorum olayı hatırlamasam da hatırlamışım gibi..
“Neden” diyor sonuna bir kip koymadan. Biliyorum, orada soru işareti de ünlem de aynı anda var. Üzerime üzerime yağıyor o kipler, kaçmak istiyorum.. Asiye kolunu koluma kelepçelemiş; sıyrılamıyorum.
“Gel başımın belası, gel” diyor.
Çıkıyoruz oradan. Hava kömür gibi… rengi de kokusu da. Kör eden bir karanlık bu, leş kokuyor. Asiye’nin saç rengini o zaman fark ediyorum. Maviyle yeşilin karışımı bir şey. Ercan gibi o da her griye döndüğümde rengarenk haliyle karşıma çıkıyor.
Kolunu koluma kenetliyorum.
“Hadi sana kokoreç ısmarlıyayım” diyorum.

“Ayran benden” diyor. 

25 Şubat 2017 Cumartesi

bu da başlıksız oldu iyi mi




Zamanla aram hep kötü olmuştur. Kötü dediysem bir düşmanlık gibi değil bu. O beni yakalamak ben ondan kaçabilmek için uzunca yıllar didindik durduk. Sonra haliyle yorulduk. Niye böyle bir şey yaptım, beni buna iten neydi hiç düşünmedim. Belki düşünebilseydim aldığım nefesin hesabını vermekten usanabilirdim. Ya da nitelikli bir intiharla Shakespeare’e kafa tutarcasına kafamın içine bir bilye yerleştirebilirdim en barutlusundan. Zor değil, kaçış şifrem belli; - olmak ya da olmamak.. işte bütün mesele bu –
Sonra bir ihtimal kendimi dinlemeyi başarabilirsem bu sorunla baş edebileceğimi düşündüm. Voovv! Alın size big bang… Kafamın içindeki hangi evreni diriltti, hangi hücrelerin tanrısı oldu bilmiyorum ama, öyle bir patladı ki kafam… bir oluşum oldu, kara deliğin tanrıçası çıktı birden.
Korktum… Allah belamı versin ki kendimden korktum. Durağan bir durum bu. Bir eylem gereksinimi yok. Sağımda solumda – her yerimde kalıplaşmış şekilde duruyordu. Ve işte en büyük hatayı burada yaptım: kaçtım.
Bilemedim… kaçmak istediğim şeyin kendim olduğunu hiçbir zaman göremedim..
Etrafıma ördüğüm düşünce ağı beni yok etti. Her şeyi düşünebiliyor olmamın laneti bir fısıltı gibi sessiz sedasız beni içine çekti.
Çıkmak istiyorum. Dağılmak. Yok olmak. Lütfen. Thor’un çekici, Sisifos’un kayası.. Tanrılarım – Krallarım. Etrafımdaki, kafamın içindeki bu duvarları yok edin!
Dayanamıyorum…