5 Kasım 2019 Salı

YOKUŞ


hikayem oggito öyküde yayımlanmıştır.

Kaybetmedim, yitirdim. Ne yapayım, isteyerek mi oldu?

İlk kelimeyi kafasında bellemiş, peşine koyulan virgülü yok edip tek seferde vurgusuz düşünmüştü cümleyi Hande. Üzerinde birbirinden farklı tonlarda saç telinin bulunduğu tarağı eline alıp şöyle bir göz gezdirdi. Düşüncelerini saçlarının ıslak olması mı perdelemişti bilemedi. Tamam canım, dedi, bir şey mi dedik. Çok şey demek istedi aslında. Bu kaybettiği kaçıncı eşyasıydı? Önce çok sevdiği kahverengi kelebekli tokasını kaybetmişti. Peşine gemi motifli kolyesini. Hepsinde aynı cümleyi kurmuştu Ege, “kaybetmedim, yitirdim.”

Cümlenin cevap aramaya can atan yanları bir köşede dursun kafasına saracak havluyu bile zor buldu. Dayanamıyorum, demişti kendi kendine. Asgari ücretin bir tık üzerindeki maaşı yetmiyordu artık geçinmesine. Daha nelerinden vazgeçebilirdi ki? Ayda üç kere gittiği tiyatroyu bire indirdi. Sinema dersen zaten külfetti. Mısıra mı filme mi, hangisine para yetiştireceğini şaşırmıştı. Hafta sonu kafelerde kendine ayırdığı o birkaç kaçamak kahve masrafını bile internetten aldığı termos ve evde demlediği kahveyle yarıya indirmişti. Modern kahveciler böyle durumlarda işe yarıyordu sanırım. Kimse gelip bir şey alır mısınız diye tepesinde durmuyordu. Bu durumu ilk düşündüğünde insan zihninin ne denli nankör olduğunu bir kere daha söyledi kendine. Arkadaşlarıyla iş çıkışı gittiği ve kalabalığından yakındığı vakitlerde kurarlardı bir kahve alıp saatlerce kalkmayan kişilerin üzerinden sitemkâr sözcüklerini. İnsanlar fakirleştikçe kümeleniyor sanırım.

Daha fazla bu duruma katlanamayacağını düşünüp bulmuştu bir tane ev arkadaşı. Hem ne var ki, arkadaş olur demişti annesi. Evleneceğin yok zaten, tek başına nereye kadar. Sadece ağabeyi mızmızlanmıştı evine alacağı kişinin adını duyunca. Cinsiyetini söylediğimde salmıştı içindeki millet ne der nefesini. Oysa çok uzun düşünmüştü bu konuyu Hande. Evindeki fazla elektronik birkaç eşyayı satmıştı. Birkaç ekstra işe çıkmıştı. Ama direnemedi. İnsan yalnızlığa alıştığında ne zor oluyor birini hayatının ortasına alabilmek. Sonra teselli etmişti kendini. Sadece duvarları paylaşacağız, demişti. Odama çekilir, artırabildiğim parayla bir sürü kitaplar alır ve okurum.

Yitirmek kelimesinin affedilebilirlik yanını daha ağır buldu Hande. Kaybetmek nasıl ki bir arayışı doğuracaksa, yitirmek terk etmek gibi bir şeydi. Önceleri önemsemedi bu sihirli kelime yüzünden giden eşyalarını. Sonraları dokunabileceği nesnelerin azlığı rahatsız etti onu. Kendisinden birer parça gidiyor gibi sinirlenmeye başladı. Aklı kitaplarındaydı, bu yüzden sıkıca tembihledi arkadaşını. Ege’nin vurdumduymaz halini yapmacık bulmuyordu Hande. İlerleyebilmek için bir şeyleri geride bırakmak gerekti. Bu durum salt kayıplara yol açsa da, dönüp bakmak bir durma biçimiydi. Babasını kaybettikten sonra böyle olmuştu Ege. Yüzünde iklim değişmişti gidip geldiğinde. Böyle zamanlarda daha iyi anlıyordu kaybetmek kelimesinin ağırlığını.
Saçlarını kurulayıp dolaba bir göz attı, giyinecek bir şeyler buldu. Aynada yüzünü dikkatlice inceledi. Solgundu, solmuştu. Zamanın izleri diye düşündü. Üzerini kapayacak birkaç kozmetik malzeme buldu. Üstünkörü serpiştirdi üzerine. Bingo! Celladına çelme takıp, kafasını uçuracağı baltanın üzerine düşürmüş gibi zamana gülümsedi. Silineceği zamana kadar çıkaracaktı bunun tadını. Zamana kim karşı koyabilirdi ki? Ama bu er meydanında ne yazık ki adaletli dövüşülmüyordu. Sormuyordu zaman geçip giderken, durmuyordu yol üzerinden geçerken. Ellerini kapüşonlusunun cep bölgesine daldırdığında Şişhane yokuşunu çıkmıştı. Küçük bir yokuş daha atacaktı onu İstiklal Caddesine. İnsanların arasına daldığı zaman değdirdi ellerini birbirine. Gülümsedi Hande. Birden aklına gelen bu fikri anında uygulamasına mı yoksa iki ay para biriktirip aldığı bu ürünü birazcık orantısız yırtmasına mı güldü bilemedi. Tek hissettiği delip geçmekti insanları dokunmadan. Tıpkı kendisine dokunulmadan aldığı onca yara gibi. Kalabalık ve gürültünün insanları iyileştirebileceğine inananlardandı. Hiçbir zaman anlam verememişti yalnızlığın ruhuna neden bu kadar iyi geldiğini. Tek başına bu kadar mutluyken, insanların arasına karıştığında da aynı hisleri benimsemesi tuhaf değil miydi? Bu soruyu irdelemek istedi nostaljik tramvaydaki curcunaya gülümserken. Sonra durumun kısıtlanma korkusu olduğunu düşündü. Birine, bir şeylere bağımlı olmak tüm dengesini bozuyordu. İnsan zihin bağı kuramadığı zaman sıyrılıyordu bu durumdan, diye seslice söylendi Oda Kulenin orada. Birkaç kişi dönüp baktı ama sadece o anlıktı. Geçip gitmişti sağından solundan insanlar. İstediği buydu Hande’nin. Yürüyüp gitmek ama kimseye değmemek.
En ucuzundan iki ped, biraz da tuzlu fıstık aldı. Sağ cebinden çıkardığı fıstığı ufalayıp, ufalanmış kısmını sol kısmına koyuyordu. Taksim meydanından tramvaya bindiğinde göbek deliğinin orada iki ped, kuruyemiş artığı ve elleri iyice bir bütün olmuştu. Yarını ve gireceği toplantıları geçirdi kafasından. Kulaklığını almayı unuttuğundan dinlemek istediği şarkıyı kendince mırıldandı. Eve girdiğindekilerden birini Ege’ye verdi. Gözünü televizyondan ayırmadan aldı siparişini. Vişne suyunu almasını istemeyi unuttuğu için kendine kızmadı. Yansıyan ekranı işaret parmağıyla göstererek, aklımı yitirmek üzereyim Hande, inanılmaz bir film, dedi Ege. Kurduğu cümleden bir kelime seçip aklına gelen ilk şarkıyı mırıldandı.

“Durup düşünmeye zamanın olur mu?
Yitirmeden anlamaz insan...”

1 Kasım 2019 Cuma

TÜYAP (İstanbul) Kitap Fuarındayım


selam dostlar,
istanbul tüyap kitap fuarında olacağım :) bir maniniz yoksa beklerim.

hafta sonları (2-3 Kasım) 15:00-18:00 arası orada olacağım. hafta içi muhtemelen hep oralarda olurum ^_^

beklerim.

24 Ekim 2019 Perşembe

Fantom Acılar

hikayem 20 Ekim 2019 tarihinde oggito öyküde yayımlanmıştır.


İnsan en çok elleri üşüdüğü zaman anlıyor yalnız olduğunu.
Böyle demişti Salim abi bir yandan para üstünü hesaplamaya çalışırken. Sanki mevsimsel, demişti, bu birine muhtaç olma hissiyatı, ne dersin?
Müşteri gittikten sonra parayı tekrar hesaplayışına, hemen peşine orijinal olup olmadığına dair yaptığı göz kararı kontrole daldığımdan sorduğu soruya biraz gecikerek de olsa yanıt vermiştim. Haklı olabilirsin, demiştim, kış aylarının ünü çoktur bu yüzden. Eylül’den başlarlar, ‘Kasım’da aşk başkadır’la devam ederler. Sanki insanlar bir şeylere anlam yüklemek üzere şartlıyor kendini. Şu an bunları konuşuyor olmamız bile kalıplaştırdığımız olguların bir yansıması değil mi?
Değil, dedi Salim abi. İnsanız sonuçta, üşüme örneğimden yola çıkarsak elimize sıcak nefesimizi verdiğimiz o an ararız sanki bir başka nefesi. Tabi sen farklı bakarsın ben farklı.
Nasıl yani, demiştim. İnsanız sonuçta ile başladı bir cümlen az önce. İnsanlar neden farklılaşır?
Düşünmüştü. Düşünmek yorardı sanki. Cevabı aramak için çabaladığından mı yoksa bildiğinden mi yüzünü somurttu anlayamamıştım.
Sen anlamaz mısın ne derdi var insanın baktığın zaman, demişti. Dudak bükmüştüm. Ben psikiyatrım, nasıl anlayabilirim? Yalnızlık diyorsun, nedir senin için yalnızlık Salim abi, demiştim.
Kuruyemiş dolabını düzenlerken değil de elinde bir kadeh sıcak şarapla bu cümleyi kursa belki üzerinde çok çok uzun düşünmek durumunda kalmayabilirdim.
Derin bir iç çekmişti, biliyor musun Kaan, demişti,
Ben terk bile edilmedim. Bu ne demektir, bilir misin?
Sanki anlaşmış gibi yürüyor insanlar. Kafaları önde, bir bilinmeyenin peşine düşmüş ve bunun cevabı yerdeymiş gibi. Aslında bunun sebebinin akıllı birkaç teknolojik alet olmadığını bilmeseydim üzerinde düşünebilirdim. Bunun yerine birkaç şeyi tasvir ediyorum. Yalnızlığın tasvirini, susmanın tasvirini, susamamanın tasvirini. Roman yazıyor olsaydım veya hikâye, konuya alabileceğim ne çok şey olurdu. Sanırım yazar kısmı da bununla besleniyor. Bir psikiyatr ile yazarın en önemli ortak noktası sanırım ruhbilimi.
Mahalleme doğru yaklaştıkça aidiyetliğin verdiği güven duygusu da kaplıyor içimi. İnsan tüm duyu organlarıyla tarıyor etrafındaki tanıdık şeyleri. Bulamayınca sarılıyor sanırım kendisine. Yağmurun, boranın, karın insanı yalınlaştırmasının sebebi bu olabilir. Çünkü kar siliyor bütün gördüklerimizi, yağmur dolduruyor, rüzgâr sürüklüyor. Ve insan böyle zamanlarda özlüyor sanırım terk edilmeyi bile.
Arkamda keskin bir fren izi. Birkaç hoyrat küfür. Birbiri ardına eklenen birkaç küfür daha. Hadi ama diyorum içimden, noradrenalininizin düşüklüğünü kulaklarımız çekmek durumunda mı? Gidip kendinize biraz serotonin yükleyecek bir şeyler yiyin, görün. Bir hastam demiştim vermiş olduğum antidepresan kullanımının üçüncü ayından sonra. Hocam, demişti, ben benim ama ben değilim. Konuştuğum şeyleri ben söylüyorum ama niye dediğimi bilmiyorum. Durup düşünmüştü. Kendi haliyle dünyayı yan yana koymuştu. Kavgasıyla dövüşüyle, her şeyiyle. Yoksa normal olan bu mu? Öyle geliyor ki, diye devam etmişti dingin konuşmasını, en acı anımda bile ah etmeyecekmişim gibi geliyor. Duyguların niteliğini anlamak için neden acıyla sınanmak zorundayız?
Öyle sanırım, diyorum, ama kendine diyorum. Yani sanırım.
Öyleydi çünkü, acı sinyallerini taşıyan nöronlarımız vardı, nosireseptörler. Namı değer acı taşıyıcıları. Beyin önce acının türünü kavrar, sonra sonraki adımları düşünerek ne kadar etkileşim göstereceğini yayardı insanın vücuduna. Seninki fantom acılar, yani sahte acılar demişti üniversitede Filiz. Adına yakıştırdığım bir şiir okumadım hiçbir zaman ona, ya da gülümsemeye teşebbüs ettiği zaman bile sol yanağında oluşmaya başlayan gamzeye güzel bir Türk filminden alıntı yaparak, “sen böyle gülünce şuranda iki çukur oluyor ya, ölünce beni oraya gömsünler.” Demedim.
Fantom acılar. İsmi bile duygusuz. Merak edip araştırmıştım. Öyle ki kolu olmayan bir insanın zaman zaman elinin acıdığını hissetmesi gibi bir şey. Acıyla ilişkim böyle başlamıştı benim. Kalbimin bile yalandan sancıyacağını düşünen belki de sıradan bir cümlenin içinden türemişti. İki farklı zaman ve insan. Birinde belki de adına sevda diyebileceğimiz duygu oluşumunu bende tetikleyen bir kadın, diğerinde kuruyemişçi Salim abi. Yine ikisinin de bana çağrışım yaptığı şeydi bu, evet acı. Filiz’in hemen sonraki ay doldurttuğu kasetin ilk şarkısını dinlediğimde oluşturduğu o his. Bir kadın söylüyordu. “Sen kimseyi sevemezsin,” diyordu. Rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin.”

23 Ağustos 2019 Cuma

Ağıt

hikayem 04.08.2019 tarihinde oggito öyküdehttps://oggito.com/icerikler/agit/64274 yayımlanmıştır.

En mutsuz anında bile gülümsemeyi becerebilen insanları kıskanırdım hep. Sait abi vardı, Billur Sait derlerdi. Yüzünde bir maske varmış ve o maskeyle ömrünü geçirmek istermiş gibi hep gülümserdi. Pollyanna karakterini bilseydim, Pollyana Sait derdim ama o zamanlar ilkokulu yeni bitirmiştim. İnsan çocukken her şeye gülebiliyor. Ağlayabiliyor da aslında ama o duruma girmeyeceğim. Evine defalarca hırsız girdi. İhtiyacı varmış ki soymuş, dedi. Gülümsedi. Borç para verdiği kişiler geri vermedi, canları sağ olsun, borç istemek ne demek bilirim, olsa verirlerdi elbet, dedi. Gülümsedi. Kızı Aysel abla öldüğünde acısını neresine siper etti bilmiyorum ama, kalanlara ömür dilerken bile gülümsedi.

Ceketimin üst köşesine toplu iğne ile iliştirilmiş bir fotoğrafa bakıyorum şimdi. Mutsuz, acı çeken biri var orada. Kaygılı, yorgun biri. Sanki acılarını biriktirdiği torbası fotoğraf makinesinin flaşı patlayınca dağılmış, bütün hücrelerine yayılmış biri. Evinin defalarca soyulmasından sonra giden birikimlerinin, kızı Aysel’in nedensiz intiharının, eli açıklığı sebebiyle evde yaşadığı parasal durumun sonucunda ortaya çıkan terkedilme ve yalnızlığın acısı tek seferde yüzüne yansımıştı. Korkunç ve korkmuş görünüyordu. Sanki bu ifadesiyle daha önce karşılaşmamış insanlar adına da üzülüyordu. Mutsuzluk kendi içerisinde dairelere alınmış ve neşeli insan perspektifi neresinden bakarsan bak görünmüyordu. Korkunç bir paradokstu bu.

İnsan neden gülümsemezdi bir fotoğraf makinesine?
Yoksa şöyle mi düşünürdü? Ne faydası olacaktı ki bir fotoğraf üzerinde gülümsemenin, devlet dairelerinde solacaksa.

Seksen darbesinde arkadaşları İhsan ve Muzaffer kaybolmuştu. Çok uzun süre aramıştı onları. Devlet dairelerini kapı kapı dolaşmıştı. İstanbul Samatya’da alınmış, iki sene sonra Konya Selçuk’luda çıkmıştı İhsan. Öfkeliymiş, bulununca da devrim sloganları atmış ama bir gözü eksikmiş. Dört sene sonra da çalıştığı inşaat şantiyesinde altıncı kattan düşüp ölmüş. En çok Muzaffer’i aramış. Anasına söz vermiş Sait abi. Yıllar boyunca elinde tek vesikalık fotoğrafıyla arayıp durmuş. Bulmuşlar Muzaffer’i ama sağ değilmiş. Dememişlerdi bana sebebini, aklın ermez senin böyle şeylere, demişlerdi. İnsanın aklı çocukken bir ölüme ermiyor sanırım.

Ağıt. Kelimesi bile bir yük insan için. Topluca çığırılan bu haykırışların dört harfe sığdığını Aysel abla öldüğünde öğrenmiştim. İnsanlar, demiştim, acıyı karşı tarafa aktarabilmek için bir zincir oluşturuyor ses karmaşasıyla. Her haykırışın tesiri farklı, ortaya karışık bir acı topluluğu çıkıyor ortaya. Bir dili var sanırdım o zaman bu haykırışın, meğer en evrensel dil acının çıkarttığı çığlıklarmış.

Şimdi eşeliyorum toprağı bir garip çığlık hengâmesi eşliğinde. Erkek adam ağlamaz, tembihinden beri ağlamıyorum, sanırım bir bu tembihi dinledim. Ne istedikleri gibi tabip olabildim ne annemin çok istediği torunu ona verebildim. Yalnızlığı korkunç bir durum olarak algılıyor bazı insanlar. İnsanı eksilttiğini ve modern toplum hastalığı olarak niteliyorlar çoğu zaman.

Toprak sert. Suyu döküyor arkamdan biri yumuşasın diye. Omuzumda bir el hissediyorum ama dönüp bakmıyorum. Hesabını vermesini istiyorum Sait abinin vesikalık fotoğrafındaki bu mutsuz halinin. Onca yıl tüm insanları neden kandırmış olsun ki? Neden en umutsuz anımızda bile her şeyin güzel olabileceğine dair yeni cümleler türetsin? Neden çok sevdiğim kırmızı kramponu babam almadı diye ağlayınca babamdan yiyeceği azarı bilmesine rağmen bana kramponları alıp ‘erkek adam ağlamaz’ desin?
Sen mutsuz olamazsın Sait abi, hakkın yok!

Küreği arkamda duran babama bırakıyorum. Yüzü karaya vurmuş balık gibi şaşkın. Bir solungacı varmış da onları oynatmaya çalışır gibi ağzını oynatıyor. Soluk borusuna birkaç sitemli sözcük kaçmış olmalı, tükürüğüyle yutuyor.


Uzaktan izliyorum herkesi. Kimi kazılan çukura, kimi tabuttan çıkarılmaya çalışılan kefene bakıyor. Beyaz bir örtü giderek siyahlaşıyor sanki. Toprağa bulanmış bir sürü el kefeni kucaklıyor. Biri kabrin içerisinde. Ceza sahasının içerisinde muhteşem bir orta almış forvet gibi göğsünde yumuşatıyor mevtanın bedenini. Tonlarca ağırlık yükü tutabilmenin yarattığı sıkıntılı birkaç nefes salıyor dışarıya. Ağıt. Yine dökülüyor karga sesleriyle karışık bir şekilde yukarıya. Yerleştiriyorlar. Üzerine birkaç toprak atma fikri beni ürpertiyor, geri çekiliyorum. Toprağı açmaktan daha uzun sürüyor kapatmak. Veda etmenin raconundan olsa gerek. Son bir su dökülüyor üzerine. Annem gelip omzuma yaslanıyor. Babam, baba gibi olmak zorunda, geri kalanlara sabır diliyor. Gidiyoruz arkamızı dönüp. Annem, dönüp bakma diyor, böyle zamanlarda arkamızdan bakarlarmış, bakarsan geriye kaçarlarmış görünürüm diye. Saniye geciktirmeden dönüp bakıyorum. Başlıyorum gülmeye. Gülüyorum. Hayır, kahkaha değil bu ama atmak üzereyim. Ağlıyorum da sanırım, biraz da bağırarak. Ağıt mı bu? Değil sanırım. Erkekler ağlamaz diyor sanki biri. İğneden titizlikle kurtarıp elime alıyorum ufacık kâğıdı. Sait abi bana bakıyor, görüyorum güleyim diye gülümsüyor.