11 Mayıs 2015 Pazartesi

Sonradan Gelen Bahar






Perdelerin arasından usulca sızıyordu adamın gözüne ipincecik bir çizgi gibi güneş. Üç santim aralıktan giren güneşe nispeten uyumalıyım diye düşüncü homurdanarak. Ra’yla dalga geçercesine Yunan mitolojisi hakkında değişik şeyler üretmeye başladı zihninde. Değişik Tanrı’lar ile selamlaşıp uyumak üzereyken elektronik sektörünün Tanrısı olan telefon alarmı çalmaya başladı. Tam yirmi beş dakika sonra uyandı, gözünün aynı yerine büyük kararlılık ve ciddiyetle vuran güneşe daha fazla direnemeyip, ertelediği beşer dakikalık alarmı iptal edip yatağın kenarında oturdu. Bütün dünyayı iki dakika içinde sorgulamak istiyorsan sabah kalktığında yatağın ucunda o iki dakikayı tamamlamalısın diye düşündü adam. O iki dakika boyunca iş yeri için servise binebilmek için bile kullanacağı otobüs hattını, akbilinde ki parayı, üzerine ne giyeceğini,  hatta ayıp olmasın diye kısa sürelide olsa siyaset ve futbol bile düşündü. Tozunu tuvalet kağıdıyla aldığı tabağın içine biraz gevrek ve süt döküp kahvaltısını yaptı. Çaysız bir kahvaltı sofrasına oturduğu için kendisine defalarca küfür etti. Sol arkada tezgahın en dibinde duran çay bardağıyla göz göze gelmemek için halıda ki desenleri saymaya başladı. Bir polis lojmanı griliğine döndüğünün farkına varmış ve bir robottan farkının olmadığını kendisine itiraf çoktan etmişti. Bir şekilde nefes alıyor, habersizde olsa aldığı nefesi geri veriyordu. 

İstanbul kartında dört lirasının daha olduğunu görünce sebepsizce gülümsedi şöförün hemen arkasında oturan kulaklığı takılı üzerinde gri eşofman olan dip boyası gelmiş sarışın kıza. Kız tedbirli bir gülümseme atmıştı ama bu gülümsemenin bir mahiyeti yoktu. Çünkü bir insan güldüğü zaman önce gözlerden başlardı gülümsemesi, bunu bilirdi. Güneş gözlüğünün sansürlediği bu anlık gülümsemenin verdiği burukluk kartta kalan paranın mutluluğunu silip süpürdü.

İett’den inmiş ve servisini beklemeye başlamıştı. Servis ciddiyetinden nefret ediyordu. Birbirinin yüzüne bakmayan onca insan, birbirini duymamak için kulaklarının deliğine tıkadığı müzik deposu, onca yalancı günaydın, yalancı tebessümler. Daraldığını hissettiği an kravatını bir parmak aşağıya indirdi. Her şeyin zamanla nasıl eskidiğini düşündüğü an gözü yine o kadına takıldı. Bu bekleme maratonunu sadece bu kadın için seviyordu. Nedensizce saatlerce hatta günlerce o kadını izleyebilirdi. İlk gördüğü gün geldi aklına. Bir insan bu kadar güzelken bu kadar mutsuz nasıl gülümserdi diye düşünmüş ve bir daha aklından çıkmamıştı kadının yere düşen şemsiyesini verdiğinde karşılaştığı tebessümü. 

Günler, aylar geçmişti; “eksildik biraz daha” diyordu şairle birlikte adam. Zamanın kendisini nasıl eskittiğinin yanı sıra bu kokusu baharı kıskandıran, saçları güneşe yön veren gözünü kırptığı an o saliselik anda kadınla birlikte dünyası kararan kadının her gün biraz daha eksildiğine şahitlik ediyordu. Resmen günden güne daha da mutsuzlaşıyordu. Kim bilir ne derdi var diye düşündü adam. Birkaç sefer yanına kadar iyice sokulup konuşmayı denedi ama beceremedi. Dili tutuldu, tökezledi. Bunun adı neydi ki? Bir yetmişlik rakıyı tek başına içmiş gibi başı dolanıyordu yanına yaklaştığında dahi. Hele göz göze geldiklerinde geçici bilinç kaybı yaşıyor kendi dünyasını unutuyordu. Bir seferinde burnuna kadar giren servisi fark edememiş, servis şöförünün defalarca kornaya basmasına rağmen gözlerini kadından alamamıştı. Neydi bunun adı? Bu hissettiğine bir şey / bir isim koymak istedi beceremedi. Hayatında ki tek beklentisi sabah kalkıp o kadını görmek olduğunu anladığı an bir şeylerin değil de bir çok şeyin eskidiğini fark etti. Yok, hayır olmamalı dedi adam, bu sırada sesli düşünmüş ve serviste ki dört kişiyi uykusundan uyandırmıştı. Bu kadar güzel olan biri bu kadar mutsuz bakmamalı diye düşünüp yumruğunu sıktı. Geçiştirdiği sadece kadına olan merakı değil aynı anda zamandı. Her şey bir yana acımasız diye nitelendirdiği zaman akıp gidiyordu. Tam iki yıldır kadının  biraz daha eridiğine şahitlik ediyordu bu adam. Tek partili bir devlet gibi soyut hissediyordu kendisini. Yalnızdı. Yalnızlığı kıskandıracak kadar, yalnızlığın yanına bile yalnız sıfatını takacak kadar yalnızdı. Tek hayatı, dini-imanı; ibadeti bu kadın olmuştu. Zamanla tanrılar öldürdüğünü fark etti. Tek tanrısı bu kadın olana kadar bütün putlarını yıktı hayatında ki. Bir şeyleri eksiltmek bir şeyleri azaltmak değildi. Bunun farkına bir türlü varamamıştı. Çünkü eksiltmek bir çeşit yıpratmaktı; yok olmak değil. Yok olmayı seçmek için çok fazla şey taşıyordu zihninde. Bu yüzden kaldıramayacağı kadar soru işareti vardı kafasında adamın, bu yüzden büyük bir hataya düşüp giderek eksiltti bir şeyleri zamanın kendisini nasıl azalttığını bilmeden. Bir süre sonra zamanla birlikte kadında eksildi. Hatta çok sonraları gelmedi. Uzunca bir zaman göremedi. Kadını göremediği zamanlarda eksilmenin bittiğini bu sefer de azaldığını / yok olduğunu görünce perdenin arasından gözüne sinen güneşe selamladı. Çünkü parçalanmışlığın acısını kaldıramayacak kadar yorgundu bu sıradan adam. Adını bile bilmeden tam beş yıl boyunca izlediği o kadından en son haberi televizyondan aldı; “bir kadın cinayeti” başlığı altında. Tam otuzüç yerinden bıçaklanarak öldürülmüştü. Tek tek saymaya kalkmaya çalıştı adam, sayarken bile yoruldu. Tam otuzüç.

Bütün evreyi tamamlamıştı adam. Artık ne eksilecek ne de azalacak bir şeyi kalmamıştı. Bir gölgeye dönüştüğünü kendisine itiraf ettiğinde yirmi yedi yaşındaydı. İki ay sonra kadının adını öğrendi. Adını öğrenmek istediği zaman ettiği duâyı düşünüp öldürdüğü Tanrısına öfkesini kustu. Kokusu hâlâ ciğerlerinde olan bu kadının adını öğrenebilmek için mezar taşını okumasına gerek yoktu. Başka türlüsü de olabilirdi dedi, olmalıydı. Gözünden bir damla yaş süzülüp mezar taşının üstüne düştü. Serçe parmağıyla o şeffaf yaşı bulup toprağına sürdü. O gözyaşı buharlaşıp gökyüzüne kavuştu. İçinde bir şeylerin menekşelendiğini ve oluşan gökkuşağının cümbüşünü izledi. İyi bir şeyler hissetti adam bu kez, beş yıl boyunca her gün biraz daha grileşen ve en son karanlığa gömülen bu kadına içinde ki bütün renkleri vermişti. Artık daha güzel güleceğini düşündüğü an, içinde kendisini terk eden renklerle veda edemeden karanlığa gömüldü bu adam. Olsun, dedi. Değerdi. Sadece bir sefer sesini duymasını sağladığı şemsiyesini açıp kadının mezar taşının üzerine koydu. Yağmur tam yirmiiki dakika sonra durdu. Adam şemsiyeyi kapatıp ivedikle silkeleyip kadının başucuna koydu. Üç adım attıktan sonra arkaya bakmak istedi. Eskiden anlatılmış bir söz geldi aklına; “mezarlıktan çıkarken arkaya bakma, izlermişler seni giderken” gülümsedi. Gülümsemesi doruğa ulaştığı an kadınla göz göze gelmek için ani hareketle döndü. Hiç düşünmeden verdiği renkleri kadının başını sarmış muazzam bir gökkuşağı oluşturmuştu. “Ruhuna El Fatiha” yazısının hemen üstünde ki ismine odaklandı. Adı mı? Bahar’dı.

Çok sonra, parçalanmışlığını hissetmek için bir şeyler karalamak istedi bu adam. İlk önce “Parçalanmış Gülüşler” demek istedi bu taslağa ama vazgeçti. Çünkü parçalanmış değil, bir nükleer isabet etmiş gibi yerle bir olmuştu bu gülüşler. İkinci kitabı olan “Sonradan Gelen Bahar” adlı kitabına bu satırlarla başladı…


09.05
Sefaköy / Borusanayi iett durağı
Bahar’ın anısına..

6 yorum:

  1. Merhaba, takibindeyim, bana da beklerim
    http://meleginhediyeleri.blogspot.com.tr/

    YanıtlaSil
  2. çok güzel !! emeğe sağlık hem ferdi babayı çok severim onun müziğiyle okumak daha güzel oldu selametle !!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. teşekkür ederim, hoş geldin
      arada nostalji iyidir :)

      Sil
  3. Tüylerimden tiken diken oldum Tolga. Çok güzel anlatmışsın gene. Gerçek mi kurgu mu hikayen? Aslında bir önemi var mı bunun bilmiyorum çünkü öyle çok gerçek Bahar var ki. Yüreğine sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Kadriye,
      Durakta bekleyen o kadın gerçek, üstüne konulan hikaye tamamiyle kurgu

      Sil