4 Temmuz 2013 Perşembe

Bugün benim doğum günümmüş la


Ne çabuk geçiyor yahu şu “zaman” zımbırtısı..
Daha dün aklımda “afili yalnızlık” başlığı altında doğum günü konumu yazdığım yazı.
Yıllar acımasız , yıllar sert .. yakaladımı fena sikiyor , aman götünüzü kollayın bu meretten.
Ne tuhaftır insanın dönüp geriye baktığında sürekli bir karanlık görmesi. Oysa ki hep tekrarlamıştım içimden “güneşli güzel günlere..” her gördüğüm parçalanmış gülüşe verdiğim en güzel umut pıhtısıydı o..

İnsanlar mutlu olsun istiyorum , kimi zaman bir çift gözde ki tebessüm sebebi olmak beni mutlu olmaktan daha çok mutlu ediyor.. (?) ne büyük ironi öyle değil mi.
Bir yazımda demiştim ; Sanırım yılların insanı nasıl düzdüğünün en naif açıklamasıdır "olgunluk" “ diye , hakikaten de öyle.
Bazen ikili konuşmalarım da karşımda ki insan diyor “yaşına göre çok olgunsun diye” . Yirmibeş yaşındayım mına koyim neyin olgunluğu ki bu , her insan böyle davranmaz mı bana olgun demeyin desem de bir türlü hatırlatıyorlar “hayat” ın göte soktuğu şemsiyeyi.

Ne olurdu ki bu doğum günümü de Feyza’m la birlikte kutlasam.
Ne olurdu ki şu adaletini siktiğimin dünyası onu benden almasaydı.

Bana “her doğum günü kutlamalarımız böyle olsuunn” derdi. Bende sevinirdim , “ne iyiki seninle aynı günde doğmuşum “
Yıllar acımasız be Feyzam , o sararmış fotoğrafımıza baktığımda bunu çok daha iyi hatırlıyorum. Öyle bir bırakıp gittin ki beni doğum günümü kutlayamıyorum..
Aslında bilirim , o maviş gözlerinle bana yıldızlar ülkesinden een güzel dileklerini gönderiyorsun , hadi ama asma suratını diyorsun ama elde değil be Feyzam..

Neden mi hiçbir şiirim de mutluluk yok. Çünkü hissiyat yok.
Amcam bana “hissettiğini yazarsın .. Yazarlık sadece düşünceye sığmaz.” derdi..

Geçen sene ki başlığa “Afilli yalnızlık” demiştim ya hani , aynen öyle devam ediyor.
Bir şekilde gidiyor işte.
Erken Kaybedenler hep kaybediyor la.
Hep..

Neyse , ben bir çay daha koyuyorum kendime.
Hadi afiyet ola..

29 Haziran 2013 Cumartesi

İstanbul , ey İstanbul ey.. Acılar Kraliçesi!


90'ların sonları
Okudğum ilkokulun karşısına bir otel yapılıyordu , uzunca bir duvar örmüşlerdi önüne .
Hergün türlü türlü aşkların isimlerini görür , imrenirdim..
O zamanların modası herkes duvarlara spreylerle sevdiğini yazardı. Eskiler sağ sol davalarını duvarlara yazarken ondan bir sonraki nesilin sağlam aşk yaşadığı yıllardı . ‘ Kahrolsun Faşiszm ‘ in yerine o zamanki moda olan Cengiz Kurtoğlu’nun şarkısından kesitler yer alırdı
Kaderimsin , Liselim , Küllenen aşk gibi..
Birden tüm cesaretimi topladım .. kolay iş değil bekçi yakalarsa sağlam dövüyordu duvara yazı yazanları.. önce etrafı iyice bir kolaçan ettim , etrafın serbest olduğunu kavrayınca
hemen aklıma kuzenimin süet ayakkabı boyası geldi . Rengi açık kahverengi gibiydi . Bir koşu gidip aldım spreyi . Büyük heycan ve korku içinde duvara “ Seni hep seveceğim “ yazdım ona..
Ondan sonraki gün bu yazıyı görecekti ve ben karşısına geçip “ Gerçekten beklicem “ diyecektim. Evde ayna karşısında bir çok kez tekrarlamıştım bile ..
Sonraki gün büyük heycanla okula gittim , duvara bir göz attım benim yazı yok yani varda yok.. Nalet olası sprey nasıl bir şeyse resmen yok olmuş yazdığım yazı..
Ben hayatımda o kadar boynumun büküldüğünü hiç hatırlamıyorum , resmen içime işlemişti onu bekleme isteğim yerini pişmanlığa bırakmış , şuan ne yapıyorum – neyin peşindeyimi sorgulamaya başlamıştım..
Ondan sonraki iki hafta , onların evinin karşısında beklemedim. Yokluğumu fark ettimi bilmiyorum ama “ ilk aşk “ denilen duyguyu bu nalet sprey yüzünden yaşayamadım.
Bir daha karşısına çıkabilecek cesaretide birtürlü kendimde bulamadım.
Şimdiki gibi kolay yaşanmıyordu aşklar , ben ona bir kere olsun “ seni seviyorum “ diyemedim ama 99 yılında evinin karşısına “ Seni seviyorum “ yazan bendim.

Ve yıllar sonra aklıma gelmişti . o günlerde yazdığım küçük bir yazıyı paylaşmak istedim..

Istanbul, koca keşmekeş,
İçi dışına çıkarılmış sevdaların, yüzlere işlediği bir öfke gibi bakıyor bana..
Korkutulmuş çocuklukların gizlendiği gözlerde umudun türküsü besteleniyor
Istanbul, hafızamın işgal kuvveti..
Gümüş balığının ışıltısı gibi cıvıl gözlerin,
Deniz analarını seyrettiğim Menekşe Sahili,
Yırtık donlu plaj sefaları ve faşizmi kahreden duvar yazıları..
Istanbul, eski çok eski bir masal kahramanı,
Gözü kara delikanlıların cirit attığı,
Parke taşlı yolların cumbalı evleri ve yüreğime çarpan o dalga sesleri,
Hüznümün doğusunda kaldı artık..
t.yazıcı

20 Haziran 2013 Perşembe

- CEVAP -



Öylesine ıssız ve yalnız,
En olmadık anında sessizliğimin,
Seni anımsadım..
Su an ne yapıyor, nasıl yaşıyor diye düşündüm,
Beni hiç düşünüyor mu diye sordum kendime,
Cevabını alamadım..
Benim gibi bir delilik etse,
Atlasa uçağa buraya gelse, yanıma,
Bana sarılsa, özledim dese,
Ne verebilirim ona diye düşündüm,
Hiçbir şey bulamadım..
Bir mucize olsa, beni anlasan,
Beni arasan, yazsan, üzülme desen,
Olur mu dersin, böyle birden bire,
Apansız beni şaşırtsan,
Beni anlamasan da..
Ya da anlayarak yalnızlığımı,
Gülsen bana,
Kızsan, nefret etsen keşke,
Kapatıp tüm kapıları,
Hapsetsen bir ömür boyu..
Ve ben yine sorsam kendime,
Beni hiç düşünüyor mu diye,
Yine cevap alamasam..

t.yazıcı

17 Haziran 2013 Pazartesi

İyi Heceler..

Her şey ne güzel başlamıştı oysa ki; “Zaman” ı atlattığımı düşündürtmüştü bana.
Bir an için beni yönettiğini beni ele geçirdiğini unutmuş bir şekilde haykırmıştım sana “İyi heceler” diye..

Ne zordur düşüncenin dilini çözebilmek bilirmisiniz. Ne zordur iki bağlaç arasında sıkışmak. Ne zordur birleşik kelimeleri ayırmak. Türevleri , tümleçleri , özneleri , yüklemleri ayırmak ya da oluruna bırakmak.

Denize karşı bir bankta saatlerce sessizce oturan insandan korkun; o insan kelime kusar , cümle sıçar. Dikkat ederseniz ilk ağzından çıkan sözcükten önce ağız ve göz aynı anda hareket eder. İkisi de önce bir açılır. Üç beş saniye bekler; saatlerce içine sindirdiklerini dışarıya doğru üfürür , bu nefes diğer tüm içine atılanlarla birleşir ve gökyüzüne doğru yol alır.
Biz insanların en büyük avantajı bu sessiz nefesi gece gökyüzüne bakarak görebiliriz. Parıl parıl parlarlar. Bazılarımız onlara “yıldız” deriz.
Sonra ilginç bir şey olur ve o içinde tutunanlar bir hamlede dışarıya bırakılır , ve bir çift göze söylenir. İşte o zaman bir sözcük (yıldız) kayar. Ve bir dilek gerçek olur diğer dileklere nispet yaparcasına..

Kelimelerin anlamlarını çözmek zordur. Ne diyordu ; “kelimeler bazı anlamlara gelmiyor..”
Hakikaten gelmiyor.
En kabası ; Sevişmek ile sikişmek arasında ki pis anlamdaşlığa bakarak. Sevmek / sevişmek. Ya sevişmek ? şşşş ayıp ayıp.
Toplum içinde bir bayanın kafasını gözünü kırabilirsiniz hiç çekinmeden. Bu sizi ahlâksız ya da şerefsiz yapmaz. Ama bir bayanı öperseniz , bu sizi alçak şerefsiz biri yapar.
Ne demiştik kelimeler değil mi ? Görüldüğü gibi bazı şeyler bazı anlamlara gelmiyor.

Bu harf kalabalığı bu uzun cümleler bu pervasız gizli özneler.
Tek tek tutup yıkayın bütün harflerinizi. Ve kırmızı bir çamaşır ipliğiyle yenileyin / kurutun.
Onlara iyi bakın olur mu.
Bu harf kalabalığını iyi organize edenler öyle azaldı ki. Siz de yitip gidenlerden olmayın.
Hadi size “iyi heceler..”