8 Eylül 2026 Salı

YANSIMA

Gözünü kısıp bakıyorsun. Uzak gibi sanki.. önceden kelimelere çok anlam yüklerdin. Uzak kelimesini duydun mu ürperir, derin kelimesinde iç geçirirdin. Kasabanın uzak olduğu ve aslında girmek istenilen denizin de derin olduğu bilgisini duyuyor ama dinlemiyorsun. Belki içinden bir şarkı söylüyorsun. Duymuyorlar. Duymasını istiyor musun Cem? Kalabalığından bunalıp, çalakaşık tabanları yağlayıp gidişin merak uyandırmıştı tabii. Evet, istifa ettin, evet, kafanı toparlamalısın.. Duymak isteyeceğin şeyleri seçebilme kabiliyetinle dünya şampiyonu olabilirsin.

Önünde uzanan yola bakıyorsun. Bozkır. Ne çok hayal kurmanın hayalini kurmuştun değil mi. Gücünün tükendiğini hissettiğin an kullanırdın bu dünyadan sıyrılma tekniğini. Hayal kurmayı hayal ediyorum, böylece hiçbir şey düşünemiyorum, tam bir sıkışmışlık. Çevrene anlattıklarını düşünüyorsun, genelde kendin hakkında bilgiler bunlar. Rüzgarın sesi uzaktan hoş gelir, diyorsun söylene söylene. Atasözünün doğrusu aklına geliyor zor da olsa. Gülüyorsun. Tam burada rüzgarın sesinin ağırlığını hissediyorsun. Kederli adamım ben, durgunluğumu sormayın demiştin, gitmeden önce. Seni kedere bağlayan şeylere kederle bağlısın Cem. Annen Oya Teyzenin yaptığı salçalı ekmeğin içindeki salçanın şortuna döküldüğü an için bu kadar kederlenemezsin. Ya da kedinin son anında (uyutulmasını tavsiye eden veterinere ettiğin küfrü hiç unutmuyorum) gözlerinin içine bakıp duygusal bir an beklerken senin osuruğunun sesiyle gözlerinin kapattığı anın denkdüşümüne olan bu hüznünün de bir açıklaması olmalı.

Dosto’nun “herşeyin farkında olmak hastalıktır” alıntısını tekrarlayışındaki kibrine söylenmiştin bir sefer de. Bu kadar farkında olmamalıyım, demiştin gözlerimin içine bakarak. Hiç gülmemiştin Cem bıyıklarımı kestiğimde. Sana yakışmıyor, demiştin sadece. İçine kapanıklığı bir kalıp olarak görmemiştin, hastalık, demiştin. Şimdi gözünü kısıp baktığın o uzak şehirler aklına yine dünyanın ağırlığı düşüyor. Her zaman olduğu gibi kendini atıyorsun dünyanın önüne. Sıraselviler Caddesi’nden yürümeyi sırf caddenin ismi güzel diye yaptığını itiraf ettiğin üniversite yıllarında demiştin, Firüzağa Camii’nin hemen yanındaydık. Kafanı kaldırıp minareye bakmıştın. Yoksa daha yukarısına mı bakmak istemiştin Cem? O konuşmaya çalışıp konuşamadığın anlardan biri miydi bu da? Sana anlatmıyorsam, kimseye anlatmamdaki ‘kimse’ kimdi Cem? Yaradan ile beni mi kıyaslamıştın. O biliyorsa benim de mi bilmem gerekti. Dünyaya bir ağırlığımız yok, demiştin. Adım Cem, annem Oya, babam Alp.. hepi topu üç harfiz hepimiz; bir ağırlığımız mı var şu dünyaya?

Bunları bana dememiştin Cem, yukarıya, tanrıya, belki onun da yukarısına. Kız kardeşin Ahu atmıştı kendisini okuduğu lisenin camından. Gözünün önünde. Tutmayı denememiştin Cem. Bunun ağırlığı mı üzerindeki? Çok uzaktın, demişlerdi, hatırla. Derin yaralar var vücudunda elleme demişlerdi. Bundan mıydı her kelimeye vurduğun mu mühür?

Bir yansımanın parlaklığı vuruyor gözüne. Gözünü kısıp bakıyorsun aynadaki sana. Kendine çok uzak geliyorsun. Derin.

 

8.9.26