Durup bakıyorum. Bakarken durduğum da oluyor bazen. İkisinin
ayrımına varmayı düşünüyorum. Ayırmak; bir cümleyi yarıda kesip bırakmak gibi.
Farz edin ki bir kokuyu hayal ediyorum. Bir kokuyu hayal ediyorum ama
anımsayamıyorum. Anımsamak; zamanın insanoğluna haykırdığı bir intikam çığlığı…
Zaman, bölünmüş bir ülke gibi; her yanında dumanlar
yükseliyor.
Zaman, yeniden dirilmeyi de öğretiyor.
Ayrılma hali eki var Türkçede. Bilirsiniz. Yaşadım onu. Denlerden
danlardan… Sıyrıldık ama izi kaldı.
“Zamanın eli değdi
bize” diye kulaklığında çalan şarkıya eşlik etti Çetin metronun kapısı
açılırken. Kulaklık takılı olduğundan acaba sesli söyledim mi diye tekini
çıkartıp aynı ses tonuyla şarkıyı devam ettirdi; “çoktan değişti her şey..”, geriye taktı. Kimse suratına şaşkınca bakmıyordu. Birinin ona baktığını
görmeyeli de uzun olmuştu. İnsanlar gelirdi geçerdi kıyısından köşesinden.
Birçok şey söylerlerdi. Dinlemezdi çoğu zaman, belki kimi zaman gülümserdi. Bir
organıymış gibi bağlandığı kulaklığını takıp müziğini açardı. Müzik listesinin
köşesinde kocaman yeşilce yazan “karışık çal” en sevdiği tuştu. Kimi zaman
Neşet Ertaş, kimi zaman Metallica. Olay müziğin evrenselliğinden ziyade dış
dünyadan onu koparmasıydı, o yüzden şarkı sözlerine de çok önem vermezdi.
Gayrettepe metrosundan
metrobüse doğru gidiyordu tünelin içerisinde. Başını yerden kaldırıp kısa da
olsa insanları seyretti. Ne çok acelesi vardı herkesin her şeye karşı. Yere
monte edilmiş ve üzerinde giden herkesi biraz daha hızlı götüren yürüyen banda
hayretle baktı. Üçe ayırdı bu grubu. Kimisi şuan kendisinin yaptığı gibi
adımlarının yarattığı hızla gidenler, yürüyen banda binip yürümeden tamamen
aletin çabasıyla gidenler ve yürüyen bantta bile yürüyerek zamana kafa
tutanlar.
“Aynı değiliz ikimiz
de” dedi şarkıda. Liste başa dönmüştü sanırım, ya da gözlemlediği durumu
beynine resmedebilmesi için bir uyarıydı bu. Kimse aynı değildi. Kimisi zamanın
kendisini kovaladığını düşünüp acele ederdi, kimisi zamanı kovalamanın
hengamesiyle doldurmaya çalışırdı boşluğunu.
Yürüyen merdivenden yürüyerek
ulaştı durağa. Bir zafer kazanmış gibi gülümsedi. “Artık geri ver, geri
veremezsin aldıklarını” dedi. Beş dakika öncesine gitti aklı, artık yoktu içine
sıkışmış olan zamanın zerresi. Önü kalabalıktı. En kalabalığın ilerisine doğru
ilerledi, metrobüsün en arka tarafına. Kendince bir çözümleme yapmış, durağa
yanaşan birinci metrobüsle onun hemen arkasına yanaşan aracın arasında bir yere
konuşlanmıştı. Amacına ulaştığı zaman yeni bir yolculuğa çıkmış gibi
telefonundaki programın karışık çal tuşuna basardı. Yeni yolculuklar her zaman
yeni başlangıçtı onun için. “Zamanın eli değdi bize” dedi yine kulaklığın
arkasındaki büyülü müzisyen. Gülümsedi. Farkındaydı, yapılan her şeyde,
kaçtığımız, yanıldığımız, yenildiğimiz her şeyin içinde zamanın eli vardı. Sağ
elini zamanın eline değmek istermiş gibi havaya kaldırdı. Dikkat çekmemek için
de bileğini sağa sola titreştirerek saatinin yerine oturmasını sağladı. Yaptığı
hareket sonrası kullandığı nesnenin de bir saat olması düşündürdü. Kulaklığını
çıkardı Çetin ineceği yere iki durak kalmışken. Sırtı kendisine dönük kadına
dokunup ona yer vermek istedi ama çekindi. Onun yerine oturduğu yerden ayağa
kalkıp sabitçe bekledi. Bekledi. Bekledi. Fark edilene kadar bekledi. İnsanlar;
gelirdi geçerdi kıyısından köşesinden. Birçok şey söylerlerdi. Dinlemezdi çoğu
zaman, belki kimi zaman gülümserdi. Bir organıymış gibi bağlandığı kulaklığını
takıp müziğini açardı. Dış dünyanın sesi müziğe dönmüyordu. Korna sesleri ve
insan seslerinin karışımı çıkan ses ürkütücüydü. Adımlarını hızlandırdı.
Hızlandırdı. Koşmaya başladı. Kendisini tanıyan birkaç kişiyi hızının verdiği
durumdan ötürü pek seçemedi. Ne düşündüklerini düşünecek vakti yoktu. Kaçmak
istedi Çetin, yol almak. Hissedebildiği tek güzel şey bir yerlere varamamanın
verdiği mutluluktu. Sonsuz bir boşluktaymış gibi çırpıyordu ayaklarını sert
zemine. Nefesinin kesildiği an duraksamak zorunda kaldı artık. Nefesi kesilen
bir akciğer hastasının oksijen maskesine sarıldığı gibi kulaklığına sarıldı.
Karışık çala bastı yine. Bu sefer bağıra bağıra söyledi sözlerini:
hikâyem oggito'da 07.06.2018 tarihinde yayımlanmıştır.
---
“Sen tek başına bir doğrusun” yazıyordu kâğıtta, yalnızca tek başına.
Bir ayrılık anı anca bu kadar güzel yazılabilirdi.
Hava bilinçaltım gibi bulanık, kestiremiyorum bir saat sonrasını bazen. Yorgunum bir de sanırım. Yorgunluğun gösterişli bir şey olduğunu savunurdum oysaki.
Üzerinde o kadar konuşmuştum ki hatta bu konunun, bir daha yorulmaya hakkım olmadığını bile düşünürüm. Yorgunluk salt yalnızlıktan arındırırdı bizi, canlı olmanın en önemli ilk adımını tamamlardık böylece. İkinci ve sonraki adımlar diğer canlılardan insanları ayıran bir özellik olsa gerekti herhalde.
Bakkallardan manavlardan arındırılan büyük şehirlerin, hiperleştirilmiş, süperleştirilmiş sebze meyve reyonlarının birindeydim. Organik yazıyordu bazı ürünlerin üzerinde. Bazısı kendiliğinden doğranmıştı. Neme lazım vakit kaybederdik. Her şey kolaylaştırılmıştı dimi. Balıklar kılçıksız olmalıydı, sarmısaktı bu aman ha kokusuz olanından alınmalıydı tabii ki.
Elimdeki alışveriş listesini buruşturup montumun cebine soktum. Atmadım ama. Sanırım atmayacaktım da. Eve doğru girerken buruşmuş yerlerini düzeltecek, Sevil’in unuttuğumu sandığı birkaç şeyi okuyunca hep birlikte hay allah diyecektik, Sevil’in ki daha sitemkâr çıkacaktı ama. Ben konuşmayı denesem de başaramayacaktım. Kıymayı iki kere çektirmeyi unutmuş olacaktım bir kere. Köftelik dedim sana tembihini dört beş defa hatırlatacaktı bana. Bazı domatesler hormonlu olacaktı, tavuk almışsam gezmiş tavuk olup olmadığı konusunda birkaç diyalog da yaşanacaktı tabii. Çocuğa aldığım çikolata abur cubur olacaktı, kanserojen diyecekti bunlar, gdo lu diyecekti peşine. Ve ben bu kısaltmanın açılımını bilmediğim için gülümseyecektim. Zaten anca gül diyecekti ilkokuldaki neşe bükücü öğretmenlerimi hatırlatarak.
Sonra sıralanmaya başlayacaktı seni sen yapan özelliklerin adının nasıl bencilliğe dönüştüğünü. Hep böyle olacaktım ben. Evlenmeden öncede böyle olacaktım. Düzelirim diye bekleyecekti. Beni yalnızlıktan kurtardığını iddia edecek duruma kadar gelecekti durum. İtiraz etmek isteyecektim ama susacaktım. Yine gülümseyecektim. Sevil’in dediklerine değil, yalnızlığımın hissettirdiği sıcaklığa. Sonra Efe İhsan gelecekti yanıma. Canım oğlum. Nasıl da diretmişti tek İhsan olmasın diye adı, dedeminse dedemindi, eskimişti artık böyle isimler. İleride kızardı bize.
Aynı babası derdi bazı huyları için. Eli iyi kalem tutuyor demişler öğretmenleri, benim babam yazar demiş öğretmenine, öğretmen beni çağırmış ama annesi söylememiş. Benim kesin yine işlerim çıkarmış, gitmezmişim. Köşe yazarı demiş benim için. Laf! Yazdığım köşe yazıları varsa o da lise yıllarımda duvarlara yazdığım felsefe ağırlıklı sözlerdi. Gülerlerdi bana. Tırnak içine alır öyle yazardım alıntılarımı. Annem de demişti. Ne olacak senin bu halin, bir iş güç sahibi ol bırak bu yazı işlerini diye. Beceriksizdim onlar için, çevre apartmanlardan çıkan mühendisler doktorlar her zaman örnek olurdu bana. He bir de evlenenler. Çoluğa çocuğa karıştılar diye başlardılar hep. Yaşım gelmiş olurdu onlar için. Bense odama çekilir hayaller kurardım. Gülümserdim hayallerimle birlikte. Kitaplar okur, şiirler yazardım.
Artık evli barklı insandım tabii, geç gelmemeliydim eve. Oğlum sorardı sonra, özlerdi; bitap düşerdi. Saat on buçukta gitmiştim hâlbuki. İçinde göreni şaşırtmayan ama nedense çocukların sevdiği çikolatan yumurta vardı. Sevil’e karışık leblebi almıştım, biraz da portakal. Kapı girişinin hemen önünde beyaz bir zarf vardı. Şu hangi kırtasiyeye giderseniz gidin bulabileceğiniz tipten zarflardan. Açtım. Okudum da. Bir romanda olsa yahut bir öyküde güzel bir kitap giriş cümlesi olabilir diye düşündüm. Kapıyı açtım. Baba diye bağıran biri yoktu. Ya da ne yaparsam yapayım eksik aldığım bir şeyi kafama kakan biri. Beyaz bir kâğıt vardı sadece elimde. Poşetleri yere bırakmamıştım. Hepsi tek elimdeydi nedense.
Sen tek başına bir doğrusun yazıyordu kâğıtta, yalnızca tek başına.
Bir ayrılık anı anca bu kadar güzel yazılabilirdi.
hayatı fark etmek
....kaçmanın ilk adımı.
yalın ayak basıp da gitmenin
....özerk bir çimenin üzerine
duygusal farkındalığı olmalı
devrik bir cümle ile başlamanın.
betonlaşmışsa artık bütün ağaçlar
ve ben
ve ile başlayan bir cümlenin ağırlığını çekiyorsam
sahip olmanın bir önemi yok
sonu üç nokta ile tamamlanmayacaksa hayatın