8 Eylül 2026 Salı

YANSIMA

Gözünü kısıp bakıyorsun. Uzak gibi sanki.. önceden kelimelere çok anlam yüklerdin. Uzak kelimesini duydun mu ürperir, derin kelimesinde iç geçirirdin. Kasabanın uzak olduğu ve aslında girmek istenilen denizin de derin olduğu bilgisini duyuyor ama dinlemiyorsun. Belki içinden bir şarkı söylüyorsun. Duymuyorlar. Duymasını istiyor musun Cem? Kalabalığından bunalıp, çalakaşık tabanları yağlayıp gidişin merak uyandırmıştı tabii. Evet, istifa ettin, evet, kafanı toparlamalısın.. Duymak isteyeceğin şeyleri seçebilme kabiliyetinle dünya şampiyonu olabilirsin.

Önünde uzanan yola bakıyorsun. Bozkır. Ne çok hayal kurmanın hayalini kurmuştun değil mi. Gücünün tükendiğini hissettiğin an kullanırdın bu dünyadan sıyrılma tekniğini. Hayal kurmayı hayal ediyorum, böylece hiçbir şey düşünemiyorum, tam bir sıkışmışlık. Çevrene anlattıklarını düşünüyorsun, genelde kendin hakkında bilgiler bunlar. Rüzgarın sesi uzaktan hoş gelir, diyorsun söylene söylene. Atasözünün doğrusu aklına geliyor zor da olsa. Gülüyorsun. Tam burada rüzgarın sesinin ağırlığını hissediyorsun. Kederli adamım ben, durgunluğumu sormayın demiştin, gitmeden önce. Seni kedere bağlayan şeylere kederle bağlısın Cem. Annen Oya Teyzenin yaptığı salçalı ekmeğin içindeki salçanın şortuna döküldüğü an için bu kadar kederlenemezsin. Ya da kedinin son anında (uyutulmasını tavsiye eden veterinere ettiğin küfrü hiç unutmuyorum) gözlerinin içine bakıp duygusal bir an beklerken senin osuruğunun sesiyle gözlerinin kapattığı anın denkdüşümüne olan bu hüznünün de bir açıklaması olmalı.

Dosto’nun “herşeyin farkında olmak hastalıktır” alıntısını tekrarlayışındaki kibrine söylenmiştin bir sefer de. Bu kadar farkında olmamalıyım, demiştin gözlerimin içine bakarak. Hiç gülmemiştin Cem bıyıklarımı kestiğimde. Sana yakışmıyor, demiştin sadece. İçine kapanıklığı bir kalıp olarak görmemiştin, hastalık, demiştin. Şimdi gözünü kısıp baktığın o uzak şehirler aklına yine dünyanın ağırlığı düşüyor. Her zaman olduğu gibi kendini atıyorsun dünyanın önüne. Sıraselviler Caddesi’nden yürümeyi sırf caddenin ismi güzel diye yaptığını itiraf ettiğin üniversite yıllarında demiştin, Firüzağa Camii’nin hemen yanındaydık. Kafanı kaldırıp minareye bakmıştın. Yoksa daha yukarısına mı bakmak istemiştin Cem? O konuşmaya çalışıp konuşamadığın anlardan biri miydi bu da? Sana anlatmıyorsam, kimseye anlatmamdaki ‘kimse’ kimdi Cem? Yaradan ile beni mi kıyaslamıştın. O biliyorsa benim de mi bilmem gerekti. Dünyaya bir ağırlığımız yok, demiştin. Adım Cem, annem Oya, babam Alp.. hepi topu üç harfiz hepimiz; bir ağırlığımız mı var şu dünyaya?

Bunları bana dememiştin Cem, yukarıya, tanrıya, belki onun da yukarısına. Kız kardeşin Ahu atmıştı kendisini okuduğu lisenin camından. Gözünün önünde. Tutmayı denememiştin Cem. Bunun ağırlığı mı üzerindeki? Çok uzaktın, demişlerdi, hatırla. Derin yaralar var vücudunda elleme demişlerdi. Bundan mıydı her kelimeye vurduğun bu mühür?

Bir yansımanın parlaklığı vuruyor gözüne. Gözünü kısıp bakıyorsun aynadaki sana. Kendine çok uzak geliyorsun. Derin.

 

8.9.26 



5 Ağustos 2026 Çarşamba

Vay Be, Dört Olmuş

 Geçen işte bir fırsat bulunca dedim şu kitaplara yeni bir şeyler yapayım, görsel filan.. Çok güzel alıntılar bırakanlar var, onlardan birer kesit alayım görselleştireyim filan.. malumunuz artık akıllı şeyler şeylerimizi kullanarak yapıyor bir şeyler, bize pek bir yer bırakmıyorlar 😅

bu konuyu da aslında uzunca konuşmak lazım hee.. bir yazar olarak (en azından hissettiğim) ne kadar eleştirirsem eleştireyim, uzun bir metni okuyup yorumlamak(iş için oluyor genelde) sonrasında o metne bir cevap yazmaya üşendiğimden bu akıllı zımbırtılara hemen çöküyorum. sikerler diyorum(içimden), işimi kolaylaştırıyorsa sebebini niye sorguluyorsun olum. sonra yine kendime cevap veriyorum, yapma be olum, diyorum - sikerler çıkışımı bir kenara atarak- evet, dünya çok hızlı her şey gelişiyor ama beynimiz gelişmiyor.. artık her şey için daha az düşünüp çok fazla şey üretme peşindeyiz. ama sistem böyle işlemiyor.. son cümleyi her iki yanım da kurmuş olabilir, odağımı kaçırdım sanırım.

Neyse, yine mi bloğa yazmaya başlasam acaba deyip, girip eski yazılarımı ve yorumları okudum biraz.. arkadaş orada da ne yaptıysam bozdum sanırım. tarihler birden eskiye döndü, 2025 yılında yazdığım yazı 2021 filan oldu.. bunu yaşayan ya da çözüm üreten biri var mı?

yine neyse ile başlayayım paragrafa.. dedim ki bir şey yazayım şu alıntılarımdan. bu arada benimle alakalı alıntılara da ahan da buradaki linkten ulaşabilirsiniz. https://1000kitap.com/yazar/tolga-yazici 

dört oldu diyorum ama arada antolojiler var tabii, e onları da es geçmeyelim değil mi.

şimdi yakın vakitte, dark polisiye adı altında bu sefer cinayet üzerine değil, narkotik polisiyesi üzerine harika bir derleme çıkacak, orada da benden bir şey olacak ✌

he bunu burada yazıyorum ama nasıl olsa alıp okumuyorsunuz 😂

evet, ne yazık ki böyle.. buradan kitap yazmaya niyetli, ya da yazacak arkadaşlara da tavsiyemdir. özellikle 10+ yıl burada yazılar yazıp, kitaplar çıkaran biri olarak söylüyorum, bir sürü, onlarca yüzlerce "okuru bol olsun" gibi cümleler duyup kitabınızın bir elin parmağını geçmeyecek kişi tarafından okunduğunu (blogger için söylediğimi tekrar edeyim) acı tecrübeyle göreceksiniz.

-bu arada bazı kişileri tabii ki tenzii ediyorum. onlar benim canlarım ^_^-

yine de vazgeçmeyin.. yazmanın da yazamamanın da ne menem bir acı olduğunu iyi bilenlerdenim. sizi besler bu acı, büyütür ve üretmenizi sağlar.

bırakayım buraya linki de yine okunmasın :)

İstanbul Kitapçısı, Kitapyurdu, BKM Kitap

 






1 Ağustos 2026 Cumartesi

Dördüncü Kitabım "Kalmışsın Bir Kış İçinde" Yayımlandı



 eski yazılara bakıyorum da, 2012 de başlamışım. hatta gaza gelip yazma sıklığıma filan baktım. haftada bir iki, üç. patır çatır yazmışım. kimisi hüzün, kimisi geyik dolu. ne düşünmüşüm acaba. yazmanın beni rahatlatacağını mı yoksa iyice derde sokacağını mı.. cevabını bilmediğim şeyler aslında beni yazmaya iten sanırım. sıkıntı halinin dışavurumu. evet, doğru ifade bu sanırım. bir derdim oldu mu yazıyorum sanırım. e ama diyeceksiniz ki, bre mübarek, bin senedir yazmıyorsun buraya, hiç mi derdin yok amına koyayım. haklısınız. derdim çoktur, hangisine yanayım diyor ya şarkıda da.. yazmaktan vazgeçmedim tabii ki. arada öyküler yazdım. sayıkladım bir şeyler. şimdi bu da bunlardan biri oldu sanırım. ne çok sayıklamışım. 

dört oldu. yazmanın ve yazamamanın ızdırabını ben burada ilk hıssetmeye başladım. bir şeyler hissedebildiğim zamandı o zamanlar. eski yazıların yorumlarına bakıyorum bazen.. sürüklemişim çoğu zaman peşimden.

insan genelde hoş kokunun peşinden gitmez mi? ne işim var bu leş kokunun arkasında hiç mi demediniz?

neyse.

dört oldu. ama bu özel oldu sanki. ilk kez öykü türünü denedim.

belki okumak istersiniz diye: https://www.kitapyurdu.com/kitap/kalmissin-bir-kis-icinde/740429.html&manufacturer_id=184317

ne belli, bakarsınız bir sonraki yazım beşinci kitaptan önce olur :)

kendinize iyi bakın.

23 Temmuz 2025 Çarşamba

Yeni Romanım "Aynalar" Yayımlandı

 Herkese merhabalar,

Buraları çok boşladım, farkındayım ancak eski yazma enerjimi kendimde bulamıyorum ne yazık ki. Olan enerji de şimdi paylaşacağım gibi roman taslakları yazmakla geçiyor. Becerebiliyorsam romanı bitirmeye çalışıyorum :)

"Aynalar" da o bitenlerden biri. Biraz yordu beni ama nikayet yayımlandı.

Aşağıdaki link üzerinden dilerseniz sipariş verebilirsiniz.

Umarım beğenirsiniz :)



https://www.kitapyurdu.com/kitap/aynalar/649111.html

27 Temmuz 2021 Salı

- AVAZ -

Koca bir yük ve eller cebimde

Yürümekmiş burada revaçta

Aklım kitap, tozlu, yapraksız

Ayaklarım havalandı, bir görsen(iz)

Ellerim cebimdeydi ve pisim ters.

Dengem sabitsiz ve kural dışı

Aşmışım sınırı yeryüzünün izdüşümü

Ahlakımı gösteriyorum ama ellerim cebimde

Meğer benmişim gören onu, sorsam söylerdim aslında

Caddeye çıkmışım sokaktan önce

Aklım kim, sorarım, neredeyim

Bir buluttur tutturmuş türküler, sevici

Amacım dışı dinliyorum dünyayı, ağrılı.

Az çok bilirdim havada gezmeyi yürümeden önce

Talihim jiletli bahtsızlığım kadar.

Avazım çıkıyor, bulamıyorum.

Sesimin yettiği kadar koşuyorum.

Keşke demeyi öğrenmeseydim keşke

Yorucu olmuyor mu size de ayakta avazsız kalmak?

İstanbul büyükmüş, dünyayı bu kadar küçük bilmezdim.

Aza kanaat etmiş düşünceler incinirmiş

Bilmezdim hep, ellerim cebimdeymiş.

t.yazıcı

7 Temmuz 2021 Çarşamba

İlk Göz Ağrım Parçalanmış Gülüşler Yeni Baskısıyla Satışta

 Selamlaaar:)

Çok bekledim yeni baskısını ama geldi sonunda, artık sizlerin huzurunda. Buradaki çoğu arkadaşım okuyup yorumunu da yapmıştı, çok memnun olmuştum. İlk baskı çabuk bitti ama ikinci baskıya girmesi biraz uzadı, o yüzden kitap neredeyse bir buçuk yıldır yayın dışıydı.


Sevgiler efenim:)


KİTAPYURDU

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Polisiye Romanım "İçimde Ölen Biri Var" Yeni Baskısına Doğru

 


Herkese merhabalar..
Ne kadar uzun zaman olmuş buraya yazmayalı. Bazen çok kızıyorum kendime yazma eylemimi ötelediğim için. Oysa ki kendime inandırmıştım bu işin gerçek bir disiplin işi olduğu yönünde. İnsan denen varlık tuhaf; önceleri işten güçten vakit yok yazamıyorum diyordum, peşine pandemi çıktı, uzaktan çalışmak vs derken kitlediler bizi bilgisayarların başına, bu sefer de bilgisayar başında o kadar çok vakit geçiriyorsun ki yazmaya mecalin kalmıyor. Arada oggito ya yazıyorum, orada yazdığım tüm öyküler burada gerçi onların hemen hemen hepsini burada da paylaştım ama, yine de belki bakmak istersiniz.
He, diyeceksiniz ki davar gibi yatıp götünü mü büyüttün diye. Götüm konusunda hassasım, evet ama yazdık yine bir şeyler yahu. Özellikle polisiye konusunda... Belki bileniniz vardır, polisiye yazarlar birliğine üyeyim, bu benim için çok kıymetli, çok iyi yazarlarla birlikteyim. Oradan bir derleme polisiye öyküleri kitabı çıkacak, benim de bir polisiye öyküm olacak. Geçen ay da yine novella tarzı bir öykü yazıp teslim ettim, o da umarım yeni yılda ondan fazla polisiye yazarlarının katkısıyla yayımlanacak. Onun dışında "Aynalar" isimli romanımı yazdığımı buradan duyurmuştum. İçime sinmeyen yerlerini düzeltip epey bir kafa patlattım onunla. Şuan yayımlanmaya hazır ama piyasa malum, şu sıralar pek mümkün görünmüyor, bakacağız artık...
Bu arada bunu yazmama sebep olan şey de polisiye romanımın ikinci baskıya yaklaşması. Bilmiyorum okuyanınız var mı? hatta okuyan varsa burada yorumunu da beklerim :)
buradaki listeye de girmiş, bir bakın isterseniz :)
Velhasıl, şarkıda da dediği gibi; "dert etme iyiyim ben, ara sıra mahşer, ara sıra yaşama hırsı.."

He bu arada hala kitabımı almayanlar için aşağıya link bırakayım, belki bu kapanma zamanlarında okumak isteyen olabilir :)

Görüşmek üzere efenim..

14 Aralık 2020 Pazartesi

Kimseye Etmem Şikâyet

 

hikâyem 4 Aralık 2020 tarihinde oggito öyküde yayımlanmıştır.

link: https://oggito.com/icerikler/kimseye-etmem-sikayet/66047 

---


Zaaarrrrr, zııırrrr

Ulan, diyorum, bu alarm dediğin titreşimde nasıl olabilir. Atıyorum elimi gelişi güzel yandaki masaya telefonun herhangi bir tuşuna basarak susturmak için. Bu namussuz dokunmatik telefonların da bu durumu kötü, susturamıyorsun. Alıyorum elime telefonu tek gözüm ağlamaklı, diğer gözüm uykusuzluğa söverek aralıklı. Hasss diyorum, seslice. Duvarda, odalarda, boşlukta yankılanıp duruyor bilinçsiz tepkim. Saat on olmuş, telefonu aydınlatıp wifiyi aktifleştirince adımın etiketlenip gelen on iki whatsapp mesajı. Patronun araması hayra alamet değil, o aramaz, varsa ihmal bir uyarır ikincisinde siktir çeker. Ben birinci evreyi çoktan tamamlamıştım. Telefon elimde, iki gözüm de artık dünya gündemine döndü, şaşkınlıkla ekrana bakıyor. Ekranda “Fucker Boss” yazıyor. Gülüyorum, bu beni hep güldürüyor. Daha üniversite hazırlıktayken kararlaştırmıştık arkadaşlarla. Herkes patronunun ismini, ne olur, nasıl olursa olsun böyle kaydedecekti. Ben tuttum sözümü, diğer götoşlar kesin yan çizmişlerdir. Gerçi Aykut’un hakkını yemeyeyim şimdi… Bu dingil bir online toplantıda ekran paylaşımını açıyor, whatsappın masaüstü uygulaması açık tabi, patronu diyor ki bakın Aykut Bey, sizlere gönderdiğim afişteki gibi olmasını istiyorum görselin, açabilir misiniz?

Laps! Herkesin gözü ekranın sağ altında. “Hardcore Fucker Boss” çıkıyor nal gibi ortaya. Ayı herif! A1’de kalmana şaşırmamalı. Porno sözlüğü de kullanılmaz ki olum. Karşısında tabi şirketin taşaklıları… görüyor, gülüyor, eğleniyor ama sonra kovuyor. Öpülen taraf Aykut oluyor. Patronlar hem öper hem züker. 

Açıyorum telefonu hızlı hızlı. Nerede kaldın amına koyayım, online toplantıya da geç kalınmaz be arkadaş, diyor. Sinirlenmiş. Bir şey uydurmalıyım. Uydurdum. Diyare olmuşum efendim üzerinize afiyet, diyorum. Patronlara efendim demeniz lazım, bir de bir şeylerden, özellikle kötü şeylerden uzak durmaları için “üzerinize afiyet.”

Cırcır fikri işe yaradı, yumuşadı, soluk aldı. Haa, tamam, e mesaj atsana olum halden anlarız herhalde. Konuyu çirkinleştirdim, detaylandırdım, altıma sıçtım, dedim. Uzatmadı. Toparlanabilirsem ve virüssüzsem ofise gidecekmişim. Gittim. İnandırıcı olsun diye sarı leblebi ve kutu kola ile girdim ofise. Herkese söylemiş pezevenk, biraz geyik yaptılar, bazıları coronayımdır filan uzak durdu. Herkes için küçük kaplara doldurulmuş çerezlerden yiyorlardı. Bizim fucker boss yaptığım tasarımı çok beğenmiş, tebrik ettiler, kutladılar. Bu dar zamanda çok iyi bir iş teklifi almışız, iş paylaşımı yapacakmış, evden çalışacakmışız, biraz yoğun olacakmışız, iki haftada bitmeliymiş, nasıl olsa evdeymişiz, sabah akşam girişebilirmişiz, mesai derdin yokmuş. Hee tabii tabi yok, dedim içimden. Teknoloji geliştikçe köleliğin de sınıflandırılması şekillendiriliyor böyle. Modern köleleriz artık biz. Yine Türkiye’nin durumundan, işsizlikten bahsederek ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlattı. Çaktırmadan gözdağı veriyor pezevenk. He, he diyoruz hep birlikte, tabii kurumsallaşmış bir he, he bu. İş bitince ve konuşacak bir şey kalmayınca hep olur, konu bana gelir. Kaç yaşındaymışım, tek yaşıyor muşum, yok muymuş olum hayatımda biri, hovardalık yap yap nereye kadarmış, bakacakmışım Mehmet’e, evlenmiş iki çocuğu olmuş, hayat-toplum-aile kavramım oturmalıymış. Yok muymuş hayatımda biri diyor genel sekreterin sekreteri. Yuh! Bu ne lan, nasıl toplantı bu. Aaaa, yapmamalıymışım. Biz aile şirketiymişiz, düşüncelerim onlar için önemliymiş. Bilmiyorum, diyorum.. İnanın bilmiyorum. Ben kayboluyorum bu konuların içerisinde. Hem yalnızlığa bir hastalık gibi niçin bakılır ki? Kimseye etmiyordum ki şikâyet, ağlıyordum arada halime, o kadar. Bütün bakışların ağırlığı öyle binmişti ki boynuma sendelemiştim. Herkes sus pus. Sanki ağızlarını açsalar söylenenen cümlenin etkisi gidecekmiş gibi. Hah, dedim, aynı böyle dedim. Şaka yahu, kinaye yapıyorum. Ciddi bir şeyler söyleyeceğim hiç akıllarına gelmemiş zağar. Niye olum, her insan kaybolmaz mı kendi açtığı boşluğun ortasında. Seslenmez mi ortalığa avazı çıktığı kadar boşluğun boyutunu kontrol etmek için. Yankı. Nasıl? Nasıl, nasıl? Ses iletken değil midir? Kütlenin ağırlığına çarpıp ya yön değiştirir ya durur. Peki durmak nedir? Nasıl nedir? Durmak, tamamlanmış bir yolculuğun soluklanmasıdır. Ne yani, ben şimdi yolu tamamladım mı demek oluyor bu.

Kaybolmak mı kötü olur böyle zamanlarda yoksa kendi açtığı boşluğun farkında olmak mı?

Aman ya, neler diyorum. İyi ki söylememişim bunları. Sonra aman efendim, işime gelince böyle cümleler kuruyormuşum madem neden sloganlar için editöre para ödüyormuşuzlar, kitap yazsanalar, var sende bir ibnelikler gibi yarı mahalle kahvesi yarı kurumsal şirket geyikleri dönecekti.

Amaaan, dedi, fucker bossun karısı. Genç adam, bırakın yaşasın hayatını, nasılsa tek yaşıyor, yaşa gitsin oğlum, boşver, bir daha mı geleceksin dünyaya. Aşk ve seks hayatımın irdelenmesi hoşuma gitmişti, keyiflenmiştim. Soru sorulmadıkça bir sorun yoktu. Karşıda Alev bakıyor ters ters. Bacak bacak üstüne atmış, yere temas eden bacağını titreştiriyor. Huzursuz bacak sendromu var bunda. Seks yapabilme ihtimalime katlanamıyor. Kadınlar neden her erkeğin kendileri ile seks yapabileceğini düşünüyor anlamıyorum. Amaaaan, demişti, o gün Alev. Şurada bir bara gitsem, sence boş geçebilme ihtimalim var mı? Kadınlar seks konusunda asla aç kalmaz. Haklıydı. Bize geçmiştik.  Ona dün yaptığım ıspanaklı böreği ikram etmiştim. İnanmamıştı benim yaptığıma. Börekçinin poşetini veya kartonunu aramıştı çöpte. Birkaç küfretmişti içkinin de etkisiyle. Plaklarımı karıştırmış, kitaplarımın yerlerini değiştirmişti. Yanaşmıştı. Yanaşmamıştım. Arkadaşlığımız zedelenmezmiş, toparlayabilirmişiz eğer bundan kaçtıysam. Benden çok hoşlanmış. Bu boşvermiş tavırlarım çok etkileyiciymiş. İstemedim. Anneme küfretti. Ulan kadının ne suçu var! Kendimi bir bok zannediyormuşum. Sayacaktı, saymıştı da bir sürü bir şey, alışmıştım. Evden çıkarken “sen kimseyi sevemezsin” diyerek çıkmıştı. İlk o zaman fark etmiştim boşluğumda kaybolduğumu. Biliyordum rotasızdım kendi içimde. Ağlamaklı olmuştum. Birileriyle konuşmak istedim o an. Arasam Alev’i, çağırsam, borsadan bahsetsem, yaptığı işin zorluğundan, çocukluğundan… küfretse yine, anamdan sıkılıp başka cihanlara… amacın ne dese. Boşluğumda kayboldum, körolası çöpçüler desem. Yavaş yavaş beynimi zonklatan ve beni yok eden bu durumu anlatsam. Anlasa, siktir çekse, rahatlasam.

Eve geldim. Ulaşılabilirlik konusunda bulunduğum birimden ayrı, şirketten ayrı mesaj ve e-posta aldım. Uzaktan çalışıyoruz diye götümüz başımız oynamasınmış, kritik bir süreçten geçiyormuşuz.

Aldım telefonu elime, sabahki zoom toplantısını kaçırmayayım diye üç ayrı alarm kurdum. Yarın sunum yapacaktım. Rehbere girdim, patronumun ismini “Hardcore Fucker Boss” olarak değiştirip uyudum.

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Cenovalı Marya



Mermerdense tahta bir yerlere oturmak nedense hafifletiyor beni. Yok, boşa altında bir şey arama, düşünmemek için yeni düşünceler üretiyorum kafamda. Görsen kızarsın bu halime, unutamayışıma, tekrar edişlerime, aldanmalarıma, kaçmalarıma. Şimdi önü adamakıllı tozlu bir bar taburesinin üzerinde oturmuş soda limon içiyorum Marya. İçtiğim şeyin sert bir içki sanılması hoşuma gidiyor. Bazen, özellikle çevredeki kalabalıklar artınca, bakışların; ensemde hissettiğim  gözlerinin arttığını hissettikçe sertçe çekiyorum bir yudum. Sen bilmiyorsun ama ben bütün acizliklerimi sert asitli mineral suyla, limonun da bıraktığı asitleri harmanlayarak tek fondiple içtim çoğu zaman. İnsanlar şaştı Marya, nasıl olur da her gün buraya gelip, bardak bardak o cintonik görünümlü içkiyi içip hala midemin nasıl böyle sağ kaldığına. 
Sen hiç terk edilmeden terk edildin mi Marya? Attığın postalar, mektuplar geri döndü mü sana. Birikmiş özlem mesajları bumerang gibi yapıştı mı tenine? Unuttum sandığım anlarda, yazdığım yazılarda çıktın karşıma. Gerçeklikten beslenmekten kaçınan ben, hakikatin peşine düşüp hikâyeler türettim senden habersiz. Bir lanet gibi yarısı kırılmış çocuk oyuncaklarını izledim. Sararmış kitapları okudum. Hayatı seyretme hastalığı senden sonra başladı Marya. Şimdi cümlelerimde bir yüklem görevindesin. Öznesiydin paragraflarımın. Nesne oldun, fiil oldun ve şimdi sondasın. Sırf cümlenin içine seni gömebilmek için yeni diller öğrendim. Her dilde farklı yere koydum. Hepsinde tek bir anlamın vardı. Unuttum. Bildiğim bütün dilleri unuttum yok ol diye. Ah bu düşüncenin evrensel dili... 
Şimdi, ağır ağır ilerlediğim bara girip, her zamanki köşeme çekilip cintonik görünümlü sodamı içeceğim. Gönderdiğim ve bana doğru gelen, mektuplarımı sodanın içine atıp sindireceğim. Suskunluk yorucu Marya, aynı zamanda aldatıcı da. Neyse, soda geliyor. Barmen kızla yine göz göze geliyoruz. Sen bilmiyorsun ama geçen ay onunla seviştik. Beni kendi evine götürdü Marya düşünebiliyor musun? Bu kadar güvenilir bir tip olmamalıyım. Sodanın insan karakteri üzerinde naifletici bir yanının olduğunu bilmiyordum. Aletimi senin düşlediğin gibi kavradı, senin gibi bağırdı, konuştu. Çok konuştu. O sen miydin? Bir daha da ne o teklif etti, ne ben. Bir anne gibi davrandı peşi sıra günlerde Marya. Ben annemi düzmeyi hiç düşlemedim. Ama o öyle hissettirdi. Görüyorum onu, hiç yaşanmamış gibi hiçbir şey. Sahi yaşadığımız şeyin salt geçerlilik yanı nedir? Bir düşünce ile tüm evreni yıkabiliyorsam, aynı düşünce bana olanları düşündürtüyor olamaz mı?
Yoruldum Marya. Aspirinli su getirmiş bana, iyi değilsin, dedi. İyiyim, dedim. 
Sahiden iyi miyim?

19 Mart 2020 Perşembe

Üçüncü Kitabım "Aynalar" Yakında

Selamlar,
Evet, burayı biraz ihmal ettim ama tutturduk bir yazma işi, kapılıp gidiyoruz. Uzun yıllardır kafamda inşa ettiğim bir karakteri yazdım bu sefer. Öykü de denilebilir, kısa roman da. Huzurlarınıza gelmesi yaz sonunu bulabilir.

Sevgiler :)


Tanımadığı insanların düğünlerine, cenazelerine gitti Galip. göbek ve toprak attı, teselli etti ve kutladı. ayırt edemedi Galip, iyi ve kötü, güzel-çirkin, yaşam-ölüm. seçemedi hangisinde olduğunu. sorulduğundan değil seçim yapmak zorunda olduğundan. bu yüzdendi ya ona bu adı verip çekip giden annesine bir çift söyleme fırsatı dahi verilmemişti. konuşmadı Galip, konuşamadı.

5 Kasım 2019 Salı

YOKUŞ


hikayem oggito öyküde yayımlanmıştır.

Kaybetmedim, yitirdim. Ne yapayım, isteyerek mi oldu?

İlk kelimeyi kafasında bellemiş, peşine koyulan virgülü yok edip tek seferde vurgusuz düşünmüştü cümleyi Hande. Üzerinde birbirinden farklı tonlarda saç telinin bulunduğu tarağı eline alıp şöyle bir göz gezdirdi. Düşüncelerini saçlarının ıslak olması mı perdelemişti bilemedi. Tamam canım, dedi, bir şey mi dedik. Çok şey demek istedi aslında. Bu kaybettiği kaçıncı eşyasıydı? Önce çok sevdiği kahverengi kelebekli tokasını kaybetmişti. Peşine gemi motifli kolyesini. Hepsinde aynı cümleyi kurmuştu Ege, “kaybetmedim, yitirdim.”

Cümlenin cevap aramaya can atan yanları bir köşede dursun kafasına saracak havluyu bile zor buldu. Dayanamıyorum, demişti kendi kendine. Asgari ücretin bir tık üzerindeki maaşı yetmiyordu artık geçinmesine. Daha nelerinden vazgeçebilirdi ki? Ayda üç kere gittiği tiyatroyu bire indirdi. Sinema dersen zaten külfetti. Mısıra mı filme mi, hangisine para yetiştireceğini şaşırmıştı. Hafta sonu kafelerde kendine ayırdığı o birkaç kaçamak kahve masrafını bile internetten aldığı termos ve evde demlediği kahveyle yarıya indirmişti. Modern kahveciler böyle durumlarda işe yarıyordu sanırım. Kimse gelip bir şey alır mısınız diye tepesinde durmuyordu. Bu durumu ilk düşündüğünde insan zihninin ne denli nankör olduğunu bir kere daha söyledi kendine. Arkadaşlarıyla iş çıkışı gittiği ve kalabalığından yakındığı vakitlerde kurarlardı bir kahve alıp saatlerce kalkmayan kişilerin üzerinden sitemkâr sözcüklerini. İnsanlar fakirleştikçe kümeleniyor sanırım.

Daha fazla bu duruma katlanamayacağını düşünüp bulmuştu bir tane ev arkadaşı. Hem ne var ki, arkadaş olur demişti annesi. Evleneceğin yok zaten, tek başına nereye kadar. Sadece ağabeyi mızmızlanmıştı evine alacağı kişinin adını duyunca. Cinsiyetini söylediğimde salmıştı içindeki millet ne der nefesini. Oysa çok uzun düşünmüştü bu konuyu Hande. Evindeki fazla elektronik birkaç eşyayı satmıştı. Birkaç ekstra işe çıkmıştı. Ama direnemedi. İnsan yalnızlığa alıştığında ne zor oluyor birini hayatının ortasına alabilmek. Sonra teselli etmişti kendini. Sadece duvarları paylaşacağız, demişti. Odama çekilir, artırabildiğim parayla bir sürü kitaplar alır ve okurum.

Yitirmek kelimesinin affedilebilirlik yanını daha ağır buldu Hande. Kaybetmek nasıl ki bir arayışı doğuracaksa, yitirmek terk etmek gibi bir şeydi. Önceleri önemsemedi bu sihirli kelime yüzünden giden eşyalarını. Sonraları dokunabileceği nesnelerin azlığı rahatsız etti onu. Kendisinden birer parça gidiyor gibi sinirlenmeye başladı. Aklı kitaplarındaydı, bu yüzden sıkıca tembihledi arkadaşını. Ege’nin vurdumduymaz halini yapmacık bulmuyordu Hande. İlerleyebilmek için bir şeyleri geride bırakmak gerekti. Bu durum salt kayıplara yol açsa da, dönüp bakmak bir durma biçimiydi. Babasını kaybettikten sonra böyle olmuştu Ege. Yüzünde iklim değişmişti gidip geldiğinde. Böyle zamanlarda daha iyi anlıyordu kaybetmek kelimesinin ağırlığını.
Saçlarını kurulayıp dolaba bir göz attı, giyinecek bir şeyler buldu. Aynada yüzünü dikkatlice inceledi. Solgundu, solmuştu. Zamanın izleri diye düşündü. Üzerini kapayacak birkaç kozmetik malzeme buldu. Üstünkörü serpiştirdi üzerine. Bingo! Celladına çelme takıp, kafasını uçuracağı baltanın üzerine düşürmüş gibi zamana gülümsedi. Silineceği zamana kadar çıkaracaktı bunun tadını. Zamana kim karşı koyabilirdi ki? Ama bu er meydanında ne yazık ki adaletli dövüşülmüyordu. Sormuyordu zaman geçip giderken, durmuyordu yol üzerinden geçerken. Ellerini kapüşonlusunun cep bölgesine daldırdığında Şişhane yokuşunu çıkmıştı. Küçük bir yokuş daha atacaktı onu İstiklal Caddesine. İnsanların arasına daldığı zaman değdirdi ellerini birbirine. Gülümsedi Hande. Birden aklına gelen bu fikri anında uygulamasına mı yoksa iki ay para biriktirip aldığı bu ürünü birazcık orantısız yırtmasına mı güldü bilemedi. Tek hissettiği delip geçmekti insanları dokunmadan. Tıpkı kendisine dokunulmadan aldığı onca yara gibi. Kalabalık ve gürültünün insanları iyileştirebileceğine inananlardandı. Hiçbir zaman anlam verememişti yalnızlığın ruhuna neden bu kadar iyi geldiğini. Tek başına bu kadar mutluyken, insanların arasına karıştığında da aynı hisleri benimsemesi tuhaf değil miydi? Bu soruyu irdelemek istedi nostaljik tramvaydaki curcunaya gülümserken. Sonra durumun kısıtlanma korkusu olduğunu düşündü. Birine, bir şeylere bağımlı olmak tüm dengesini bozuyordu. İnsan zihin bağı kuramadığı zaman sıyrılıyordu bu durumdan, diye seslice söylendi Oda Kulenin orada. Birkaç kişi dönüp baktı ama sadece o anlıktı. Geçip gitmişti sağından solundan insanlar. İstediği buydu Hande’nin. Yürüyüp gitmek ama kimseye değmemek.
En ucuzundan iki ped, biraz da tuzlu fıstık aldı. Sağ cebinden çıkardığı fıstığı ufalayıp, ufalanmış kısmını sol kısmına koyuyordu. Taksim meydanından tramvaya bindiğinde göbek deliğinin orada iki ped, kuruyemiş artığı ve elleri iyice bir bütün olmuştu. Yarını ve gireceği toplantıları geçirdi kafasından. Kulaklığını almayı unuttuğundan dinlemek istediği şarkıyı kendince mırıldandı. Eve girdiğindekilerden birini Ege’ye verdi. Gözünü televizyondan ayırmadan aldı siparişini. Vişne suyunu almasını istemeyi unuttuğu için kendine kızmadı. Yansıyan ekranı işaret parmağıyla göstererek, aklımı yitirmek üzereyim Hande, inanılmaz bir film, dedi Ege. Kurduğu cümleden bir kelime seçip aklına gelen ilk şarkıyı mırıldandı.

“Durup düşünmeye zamanın olur mu?
Yitirmeden anlamaz insan...”

1 Kasım 2019 Cuma

TÜYAP (İstanbul) Kitap Fuarındayım


selam dostlar,
istanbul tüyap kitap fuarında olacağım :) bir maniniz yoksa beklerim.

hafta sonları (2-3 Kasım) 15:00-18:00 arası orada olacağım. hafta içi muhtemelen hep oralarda olurum ^_^

beklerim.

4 Temmuz 2019 Perşembe

BOŞLUK



“Senin kafanda birkaç tahta eksik” derdi, susardım. Benden eksik kalanlarla hangi boşluğunu kapatırlardı bilemezdim.

Hiç bıkmadın şu huyundan, bravo vallahi, dedi Münevver sol kolumun üzerindeki lekeyi işaret ederek. Bakma gereği duymadım gösterdiği yere, gülümsedim. Alışkanlıklar, dedim, kolay bırakılmıyor. Bir de dünya meselesi gibi anlatmaz mısın çıkışı geldi, beklediğim hamleydi, boşa gitti. Ne zaman küçük hesaplar büyük tartışmaları doğurmayı bırakır, işte o zaman insanlık bir adım daha atar dedim. Kahkaha attı. Epey attı. Sustuktan sonra akıl edebildim bakan oldu mu diye. Bunu fark edip yine aynı desibelde attı kahkahayı. Yahu, dedi, burnunu koluna silmişsin, leş gibi iz yapmış neyin peşindesin ey ikinci yeni müdavimi, post modern tutkunu adam. Münevver kadar olmasa da sesli bir gülümseme de benden geldi. Halbuki ne kadar da düşünerek, belki de anlam konarak koyulmuş adın. Münevver. Ama nerdee, bizimki hep goygoy.

Adını bir cümle gibi kullanışım ve sonuna getirdiğim iyelik art arda yirmi sekiz virgül gelen boş cümlelerin ortasında bizi bırakıp duraklatmıştı. Sonsuz bir cümleydi görünmeyen ortasında sadece virgüllerin görüldüğü.

Senin, dedi, kafanda birkaç tahta eksik. Uçuşan kızıl saçlarını izler, yüzündeki ezberlemediğim birkaç ayrıntıyı daha not ederdim dehlizime.

Koluma ilişiyor şimdi gözüm. Alışkanlık be diyorum. Kendime ama. İnsan kendisiyle de konuşurken tırnak açar mı konuşmasına? Kimdir mesela sıralaması, hangisindedir. İç ben mi yoksa içime konuşan ben mi. Freud olsa kızardı muhakkak.

Kapılar açılıyor, birden fırlıyorum sonradan yapılan iskelenin üzerine. Sonralık, mışlık eki gibi yabancı duruyor bu iskelede; sallanıyor dehşet şekilde. Vapurun içerisinden paslı bir mermi gibi tam ortasına doğru ilerleyerek bakınıyorum. Tam karşısı diyorum, Sarayburnu’nun köşesini göreyim, Kız Kulesi sıkılmıştır benden. Hızlıca oturuyorum. Sırtımı yaslayacak yerin olması güzel. Etrafıma bakıyorum, kimse yok. Garip bir ürperme geliyor içime, asansörde kapalı kalmak, otobüste kalmak, odada, tuvalette, depoda kilitli kalmak neyse de vapurda kilitli kalma ihtimali sesleniyor kulağıma. Yok diyorum sonra, hangi kısmım yok diyor bilmiyorum ama kim olursa olsun hak veriyorum; hava eksi sekiz. Kahkaha atıyorum. Ne derlerse desinler; her kahkahanın Münevver’i hatırlattığını kim nereden bilecek. Hem hatırlatacaksa bir kahkaha hatırlatsın değil mi?

Yanımda olsa ne meraklısın denize, derdi. Götün donacak bu soğukta. Eminim ki ellerimi parkamın cebinden çıkarmadan boynumu içime içime gömerek cevap verirdim; içimiz ısınır fena mı martı sesinden.

İçeri geçtim de ne oldu? Kafası mekanik bir cisim tarafından aşağıya bilmem kaç derece paralel bakan birkaç topluluk. Birkaçı bulmaca çözüyormuş bak, hakkını yedim. Ne gülerdin değil mi bulmacalardan korktuğumu sana söyleyince. Adın batmıya emi, derdin şiveli şiveli. Yahu adım Can, topu topuna üç harf, batsa ne batmasa ne. Dünyaya bir ağırlığı bile yoktur.

Boşlukları doldurmayı sevmiyorsun, sanırım demiştin bulmacadan yola çıkıp hayat krokimi çıkarırken. Bilmem, demiştim bende, hepimiz bir yarımı tamamlamak için koşturmuyor muyuz?

Susmuştun. Adına bahsedilmiş, söylenmiş nice yarım cümleler geçmişti belki zihninden bilemezdim. Delisin, melisin ama garipsin. Ruhunda beynine zıt paralel çubuklar var, hepsi birbirinden farklı. Sen obsesiflerin çıldırtırsın. Ruhum geometrik olarak incelendiğinde de sıkıcıydı sanırım. Ses etmemiştim. Susmuştum. Genelde öyle olurdu zaten. Belirli çizgiler oluşur, sana yol yapılır ama gitmezsin.

Geçmiş öyle bir şeydir işte. Bilmemkaç dakika, saat, gün; hiç fark etmez. Büyük bir boşluk olarak durur tepende. Uzun süre göz bebekler yukarıda bakmak da normale çevirince başını döndürür insanın.

İsminin anlamını sormuştum bir de, ilk kez kocaman gülmüştü ama ses çıkarmamıştı. Parlamıştı gözleri anlamı gibi. Sağ kolumu kullanmıştım bu sefer, mendil bunun yerini asla tutmuyor be!

29.06.2019 tarihinde oggito öyküde yayımlanmıştır.

14 Şubat 2019 Perşembe

İkinci Kitabım "İçimde Ölen Biri Var" Çıkmıştır


Herkese selamlar..
Evet, buraları epey ihmal ettim. Boyumdan büyük bir işe giriştim. Madem yazıyoruz bir de polisiye deneyelim dedik. Dedik de öyle demeyle olmuyormuş bunu gördüm :)
Çok gezdim. Yazdım, sildim, okudum, kaçtım, kovalandım. Yaklaşık bir yıl sürdü yazma işi, hadi bir sene de toparla düzenle, yayıncı ile anlaş derken oldu iki sene.
Bu süre zarfında oggito, edebiyathaber, edebiyatist dergilerine de bir şeyler paylaştım. hal böyle olunca burası biraz ıssız kaldı ne yazık ki.
Artık buralardayım.. yani öyle umuyorum.

Kitabın satışı bugün çıktı. Önce online sitelerde olacak, sonradan mağazalara girecektir.
Aşağıdaki linklerden temin edebilirsiniz :)

https://www.dr.com.tr/Kitap/Icimde-Olen-Biri-Var/Edebiyat/Roman/Polisiye/urunno=0001789920001

https://www.kitapyurdu.com/kitap/icimde-olen-biri-var/487239.html&manufacturer_id=184317

https://www.idefix.com/Kitap/Parcalanmis-Gulusler/Tolga-Yazici/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0000000686252

3 Şubat 2019 Pazar

Sesimi Duyan Var Mı?


Durup bakıyorum. Bakarken durduğum da oluyor bazen. İkisinin ayrımına varmayı düşünüyorum. Ayırmak; bir cümleyi yarıda kesip bırakmak gibi. Farz edin ki bir kokuyu hayal ediyorum. Bir kokuyu hayal ediyorum ama anımsayamıyorum. Anımsamak; zamanın insanoğluna haykırdığı bir intikam çığlığı…
Zaman, bölünmüş bir ülke gibi; her yanında dumanlar yükseliyor.
Zaman, yeniden dirilmeyi de öğretiyor.
Ayrılma hali eki var Türkçede. Bilirsiniz. Yaşadım onu. Denlerden danlardan… Sıyrıldık ama izi kaldı.
Ayrılma halinden, bulunma ekine geçiyorum. Geldim. Buradayım.
Çok yakında bir haberim olacak.

30 Eylül 2018 Pazar

Nilüfer






“Zamanın eli değdi bize” diye kulaklığında çalan şarkıya eşlik etti Çetin metronun kapısı açılırken. Kulaklık takılı olduğundan acaba sesli söyledim mi diye tekini çıkartıp aynı ses tonuyla şarkıyı devam ettirdi; “çoktan değişti her şey..”, geriye taktı. Kimse suratına şaşkınca bakmıyordu. Birinin ona baktığını görmeyeli de uzun olmuştu. İnsanlar gelirdi geçerdi kıyısından köşesinden. Birçok şey söylerlerdi. Dinlemezdi çoğu zaman, belki kimi zaman gülümserdi. Bir organıymış gibi bağlandığı kulaklığını takıp müziğini açardı. Müzik listesinin köşesinde kocaman yeşilce yazan “karışık çal” en sevdiği tuştu. Kimi zaman Neşet Ertaş, kimi zaman Metallica. Olay müziğin evrenselliğinden ziyade dış dünyadan onu koparmasıydı, o yüzden şarkı sözlerine de çok önem vermezdi.
Gayrettepe metrosundan metrobüse doğru gidiyordu tünelin içerisinde. Başını yerden kaldırıp kısa da olsa insanları seyretti. Ne çok acelesi vardı herkesin her şeye karşı. Yere monte edilmiş ve üzerinde giden herkesi biraz daha hızlı götüren yürüyen banda hayretle baktı. Üçe ayırdı bu grubu. Kimisi şuan kendisinin yaptığı gibi adımlarının yarattığı hızla gidenler, yürüyen banda binip yürümeden tamamen aletin çabasıyla gidenler ve yürüyen bantta bile yürüyerek zamana kafa tutanlar.
“Aynı değiliz ikimiz de” dedi şarkıda. Liste başa dönmüştü sanırım, ya da gözlemlediği durumu beynine resmedebilmesi için bir uyarıydı bu. Kimse aynı değildi. Kimisi zamanın kendisini kovaladığını düşünüp acele ederdi, kimisi zamanı kovalamanın hengamesiyle doldurmaya çalışırdı boşluğunu.
Yürüyen merdivenden yürüyerek ulaştı durağa. Bir zafer kazanmış gibi gülümsedi. “Artık geri ver, geri veremezsin aldıklarını” dedi. Beş dakika öncesine gitti aklı, artık yoktu içine sıkışmış olan zamanın zerresi. Önü kalabalıktı. En kalabalığın ilerisine doğru ilerledi, metrobüsün en arka tarafına. Kendince bir çözümleme yapmış, durağa yanaşan birinci metrobüsle onun hemen arkasına yanaşan aracın arasında bir yere konuşlanmıştı. Amacına ulaştığı zaman yeni bir yolculuğa çıkmış gibi telefonundaki programın karışık çal tuşuna basardı. Yeni yolculuklar her zaman yeni başlangıçtı onun için. “Zamanın eli değdi bize” dedi yine kulaklığın arkasındaki büyülü müzisyen. Gülümsedi. Farkındaydı, yapılan her şeyde, kaçtığımız, yanıldığımız, yenildiğimiz her şeyin içinde zamanın eli vardı. Sağ elini zamanın eline değmek istermiş gibi havaya kaldırdı. Dikkat çekmemek için de bileğini sağa sola titreştirerek saatinin yerine oturmasını sağladı. Yaptığı hareket sonrası kullandığı nesnenin de bir saat olması düşündürdü. Kulaklığını çıkardı Çetin ineceği yere iki durak kalmışken. Sırtı kendisine dönük kadına dokunup ona yer vermek istedi ama çekindi. Onun yerine oturduğu yerden ayağa kalkıp sabitçe bekledi. Bekledi. Bekledi. Fark edilene kadar bekledi. İnsanlar; gelirdi geçerdi kıyısından köşesinden. Birçok şey söylerlerdi. Dinlemezdi çoğu zaman, belki kimi zaman gülümserdi. Bir organıymış gibi bağlandığı kulaklığını takıp müziğini açardı. Dış dünyanın sesi müziğe dönmüyordu. Korna sesleri ve insan seslerinin karışımı çıkan ses ürkütücüydü. Adımlarını hızlandırdı. Hızlandırdı. Koşmaya başladı. Kendisini tanıyan birkaç kişiyi hızının verdiği durumdan ötürü pek seçemedi. Ne düşündüklerini düşünecek vakti yoktu. Kaçmak istedi Çetin, yol almak. Hissedebildiği tek güzel şey bir yerlere varamamanın verdiği mutluluktu. Sonsuz bir boşluktaymış gibi çırpıyordu ayaklarını sert zemine. Nefesinin kesildiği an duraksamak zorunda kaldı artık. Nefesi kesilen bir akciğer hastasının oksijen maskesine sarıldığı gibi kulaklığına sarıldı. Karışık çala bastı yine. Bu sefer bağıra bağıra söyledi sözlerini:

“Artık geri ver
Geri verilmez hiçbir yanılgı
Yokluğuma emanet et
Sende benden kalanları
Her şeyi al
Bana beni geri ver
Bir şansım olsun.”

8 Temmuz 2018 Pazar

KÖŞE BAŞI


hikâyem oggito'da 07.06.2018 tarihinde yayımlanmıştır.
---


“Sen tek başına bir doğrusun” yazıyordu kâğıtta, yalnızca tek başına.
Bir ayrılık anı anca bu kadar güzel yazılabilirdi.

Hava bilinçaltım gibi bulanık, kestiremiyorum bir saat sonrasını bazen. Yorgunum bir de sanırım. Yorgunluğun gösterişli bir şey olduğunu savunurdum oysaki.
Üzerinde o kadar konuşmuştum ki hatta bu konunun, bir daha yorulmaya hakkım olmadığını bile düşünürüm. Yorgunluk salt yalnızlıktan arındırırdı bizi, canlı olmanın en önemli ilk adımını tamamlardık böylece. İkinci ve sonraki adımlar diğer canlılardan insanları ayıran bir özellik olsa gerekti herhalde.
Bakkallardan manavlardan arındırılan büyük şehirlerin, hiperleştirilmiş, süperleştirilmiş sebze meyve reyonlarının birindeydim. Organik yazıyordu bazı ürünlerin üzerinde. Bazısı kendiliğinden doğranmıştı. Neme lazım vakit kaybederdik. Her şey kolaylaştırılmıştı dimi. Balıklar kılçıksız olmalıydı, sarmısaktı bu aman ha kokusuz olanından alınmalıydı tabii ki.

Elimdeki alışveriş listesini buruşturup montumun cebine soktum. Atmadım ama. Sanırım atmayacaktım da. Eve doğru girerken buruşmuş yerlerini düzeltecek, Sevil’in unuttuğumu sandığı birkaç şeyi okuyunca hep birlikte hay allah diyecektik, Sevil’in ki daha sitemkâr çıkacaktı ama. Ben konuşmayı denesem de başaramayacaktım. Kıymayı iki kere çektirmeyi unutmuş olacaktım bir kere. Köftelik dedim sana tembihini dört beş defa hatırlatacaktı bana. Bazı domatesler hormonlu olacaktı, tavuk almışsam gezmiş tavuk olup olmadığı konusunda birkaç diyalog da yaşanacaktı tabii. Çocuğa aldığım çikolata abur cubur olacaktı, kanserojen diyecekti bunlar, gdo lu diyecekti peşine. Ve ben bu kısaltmanın açılımını bilmediğim için gülümseyecektim. Zaten anca gül diyecekti ilkokuldaki neşe bükücü öğretmenlerimi hatırlatarak.
Sonra sıralanmaya başlayacaktı seni sen yapan özelliklerin adının nasıl bencilliğe dönüştüğünü. Hep böyle olacaktım ben. Evlenmeden öncede böyle olacaktım. Düzelirim diye bekleyecekti. Beni yalnızlıktan kurtardığını iddia edecek duruma kadar gelecekti durum. İtiraz etmek isteyecektim ama susacaktım. Yine gülümseyecektim. Sevil’in dediklerine değil, yalnızlığımın hissettirdiği sıcaklığa. Sonra Efe İhsan gelecekti yanıma. Canım oğlum. Nasıl da diretmişti tek İhsan olmasın diye adı, dedeminse dedemindi, eskimişti artık böyle isimler. İleride kızardı bize.
Aynı babası derdi bazı huyları için. Eli iyi kalem tutuyor demişler öğretmenleri, benim babam yazar demiş öğretmenine, öğretmen beni çağırmış ama annesi söylememiş. Benim kesin yine işlerim çıkarmış, gitmezmişim. Köşe yazarı demiş benim için. Laf! Yazdığım köşe yazıları varsa o da lise yıllarımda duvarlara yazdığım felsefe ağırlıklı sözlerdi. Gülerlerdi bana. Tırnak içine alır öyle yazardım alıntılarımı. Annem de demişti. Ne olacak senin bu halin, bir iş güç sahibi ol bırak bu yazı işlerini diye. Beceriksizdim onlar için, çevre apartmanlardan çıkan mühendisler doktorlar her zaman örnek olurdu bana. He bir de evlenenler. Çoluğa çocuğa karıştılar diye başlardılar hep. Yaşım gelmiş olurdu onlar için. Bense odama çekilir hayaller kurardım. Gülümserdim hayallerimle birlikte. Kitaplar okur, şiirler yazardım.

Artık evli barklı insandım tabii, geç gelmemeliydim eve. Oğlum sorardı sonra, özlerdi; bitap düşerdi. Saat on buçukta gitmiştim hâlbuki. İçinde göreni şaşırtmayan ama nedense çocukların sevdiği çikolatan yumurta vardı. Sevil’e karışık leblebi almıştım, biraz da portakal. Kapı girişinin hemen önünde beyaz bir zarf vardı. Şu hangi kırtasiyeye giderseniz gidin bulabileceğiniz tipten zarflardan. Açtım. Okudum da. Bir romanda olsa yahut bir öyküde güzel bir kitap giriş cümlesi olabilir diye düşündüm. Kapıyı açtım. Baba diye bağıran biri yoktu. Ya da ne yaparsam yapayım eksik aldığım bir şeyi kafama kakan biri. Beyaz bir kâğıt vardı sadece elimde. Poşetleri yere bırakmamıştım. Hepsi tek elimdeydi nedense.
   
Sen tek başına bir doğrusun yazıyordu kâğıtta, yalnızca tek başına.
Bir ayrılık anı anca bu kadar güzel yazılabilirdi.

6 Haziran 2018 Çarşamba

- KAYBETMEK -


hayatı fark etmek
....kaçmanın ilk adımı.
yalın ayak basıp da gitmenin
....özerk bir çimenin üzerine
duygusal farkındalığı olmalı
devrik bir cümle ile başlamanın.
betonlaşmışsa artık bütün ağaçlar
ve ben
ve ile başlayan bir cümlenin ağırlığını çekiyorsam
sahip olmanın bir önemi yok
sonu üç nokta ile tamamlanmayacaksa hayatın

t.yazıcı
03.06.2018 / Alsancak

19 Mayıs 2018 Cumartesi

Kimseye Etmem Şikayet



Önümde durup bana düşmanca bakmaktan başka bir şey yapmıyor.
 Karşımda dursa ya da gözümün değdiği herhangi bir yerde. Bir sürü işim varmış da sözgelimi düşüneceğim tonlarca şeyin arasından ve onca iş olmasını hiçe sayarak yine denk gelse algılarımın en benciline. Veya düşlemek istesem onu, onca gürültünün arkasından onun varlığına varacağımı bilip hızlanıp koyulsam yola. Belediyelerin bozmaktan usanmadığı kaldırımlara dahi aldırış etmesem, tam o sırada nasıl olsa yapıp bir daha bozacaklar düzlemi aklımdan geçse hatta. Ve ben onunla başlayacak cümleler düşleyerek koşsam yanına… Ne güzel olurdu değil mi. Güzel olurdu olmasına ya, önümde duruyor şimdi. Duruyor da bana düşmanca bakmaktan başka bir şey de yapmıyor.
Bir kağıtsın diyorum sen. Bağıra çağıra söylüyorum sanki sesimi duyacak biri varmış gibi. O bana bir şey söylemiyor ama ben yazıyorum bir kalem aracılığıyla sesimi de taklit ederek. Gülüyorum sonra kendime, yazdıklarımla değil ama. Sesimin şiddetini ne yaparsam yapayım kimsenin duymayacağını bildiğim halde inatla yazmaya çalıştığım halime gülüyorum. Sonra kağıda mı yoksa kendime mi söylüyorum bilmiyorum ama yazmıyorsun dedirtiyorum kendime. Yüzüme yapışan ve kötü huylu bir kist gibi görünen gülümsememi görüyorum yine karşımda. Ne kadar yabancı. İnsan kendisine yabancı olur mu hiç diyorum? Bunu yazı yazan ben mi yoksa kendime mi söylüyorum onu da bilmiyorum. Son satıra yazdıklarıma ilişiyor gözüm. Sen yazarken nefes alıyorsun diyor. Birinin, hatta kendinin bile bunu elinden almasına izin verme.
Cevabını okuyamadan veya yazmadan sayfa bitiyor. Postmodern romanların fiyakasıdır diyorum kendime sonu belirsiz biten romanlar. Haklı buluyorum da kendimi. Susmak istiyorum yine ama izin çıkmıyor. Hikâyem devam etsin istiyorsam yeni sayfalar gerekliymiş, öğreniyorum.

17 Mart 2018 Cumartesi

Bu Gemi Nereye Nereye Gider



“Sonra” dedi, araya dört cümlelik boşluk bırakarak.
Boşluğu benim doldurmam için mi, bir sonraki kuracağı cümlenin enkazına beni alıştırmak için mi bıraktı bilmiyordum. Tamamlama gereği istedim nedensizce. Nedensizliği bilirim. Nedensizliğin bıraktığı izler kadar bilirim. Bilim ama söyleyemem.
“Sonrası öyle işte” dedim. Ben o kadar boşluk bırakmadım ama. Göz göze değil de bir iletişim aracıyla ayrılan insanların yarattığı o soğuk kısa an kadardı işte. Devam ettim.
“Sonrası öyle işte, kurumuş bir yaprağa benziyor sonrası. Üzerine bastığını çıkardığı titrek sesten sonra anlıyorsun. Ah diyorsun içinden, kısa sürüyor ama çok kısa. Yoluna devam ediyorsun devam etmeme ihtimalini sol memenin oralarda bir yerde saklayarak. Belki diyorsun içinden, alıp saklamalıyım, hatta belki bir kitabın arasına bile sokabilirsin bıraktığın sayfa sana yaprakla birlikte bir şeyler hatırlatsın diye. Kapağı kapanan ve rafa tekrardan konulan kitap yalnızlığına dönersin işte o zaman.”
Bir şey söylemek isteyip de söyleyemeyenlerin takındığı ifadeyle baktı bana. Bir şey söylemek isteyip de söyleyememenin ne demek olduğunu bildiği halde baktı.
“Eeee” dedi. Kim bilir ne cümleleri yutup çıkarmıştı o sesli harf yığınını.
“Kurumuş bir yaprağı eline alıyorsan kırılacağını da bilmelisin” dedim.
İncecik kuru bir yaprağın bir avcı botuyla ezilip geçilirken çıkardığı sesi duydum birden. Nereden geldiğini biliyordum bu sesin.
“Hep.. hep” dedi, “seçiyorsun kelimeleri, nasıl beceriyorsun bunu”
İlk üç harflik kelime tekrarı canımı acıtmıştı.
“Rüzgâr” dedim, sonunu bildiğim bir romanı sonran başa yorumluyormuşum gibi.
“Kurumuş bir yaprağın tek dayanağı rüzgârdır.”
Durdu. Gülümsedi. Samimi bir gülümsemeydi bu. Titreyen dudağından da yardım alarak içine derince bir nefes çekip üfledi suratıma doğru.
Hoşça kal demeden de hoşça kalmam için yollanan müthiş bir veda mesajıydı bu. Payıma düşeni alıp yavaşça uzaklaştım.